Şahap Eraslan: Saygınlığın yıkımı… Zülfü Livaneli…

RastinewsSon yıllarda bu rejimin yarattığı kültürel ve insani erozyon, saygın bildiğimiz insanların bile kendi saygınlıklarını harcamalarına neden oldu.
Zülfü Livaneli, benim kuşağım için de, kişisel olarak benim hayatımda da çok önemli bir insandır. Çok uzaktan da olsa kendisiyle duygusal bağ kurmuş biriyim. Ben Éluard’ı tanımazdım, Aragon’u tanımazdım, Neruda’yı tanımazdım. Livaneli ve o dönemin başka sanatçıları aracılığıyla bu insanlarla, onların eserleriyle tanıştım. Bu nedenle benim hayatımda belirleyici yerleri var.
Saygınlığa saygı
Elbette bir insan, kendi kurduğunu, kendi yarattığını yıkma, yok etme özgürlüğüne de sahip. Bu onun özgürlüğü. Ama belirli bir saygınlığa ulaşmış insanların, o konuma gelmelerine katkıda bulunan, kendilerini izleyen ve dinleyen insanlara karşı da bir sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Saygınlığa saygının gereği bu belki de. Son yıllarda bu sorumluluğun da harcandığını, aşındığını, kirlendiğini görüyorum.
Zülfü’ye takılmak istemiyorum ama o, sürekli takılmamız için önümüze bir şeyler seriyor. Onu çok kibar, nezaketli, nazik bir insan olarak görüyorum. Ama bazı şeylerin nazikçe ifade edilmesi, içeriğinin iğrençliğini gizleyemiyor galiba. İnsan, belli bir yaşa geldikten sonra bazı konularda biraz olgunluk da bekliyor.
Turnusol kâğıdı
İnsan haklarından, sanatçı duyarlılığından söz eden Türkiyeli birçok sanatçının, konu Kürtler olduğunda geri adım atmasını bir sorun olarak görüyorum. Hepimiz için Kürtler hakkında düşündüklerimiz galiba bir turnusol kâğıdı.
Amedspor da Türkiye liglerinde oynayan bir takım. Fenerbahçe, Galatasaray nasıl bir futbol takımıysa o da öyle. Kürtlerin desteklediği bir takım olması nedeniyle onun atkısını takmış olmanın ardından bu kadar açıklama yapmanın anlamı yok. “Evet, o atkıyı ben taktım” diyebilmek gerekir.
Livaneli’nin açıklamalarını dinlerken, boynuna takılan o atkıya sanki cüzzamlıymış gibi davrandığını düşünüyorum. Dönüp dolaşıp onu takmak istemediğini anlatma ihtiyacı duyması bana çok şey söylüyor. Artık “yazık” demek geçiyor içimden, ama bu kez de yazığa çok yazık.
Bazı “aferin”ler zaralıdır…
Bazı aferinler zehirler insanı… Çocuk, annesinin babasının gözüne girmek için kendi arzularını, isteklerini geri plana iter ve onların “aferin”ine bağımlı hâle gelir. Bu bağımlılık, çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Sağlıklı olmak, sağlıklı kalmak, sağlıklı sanat üretmek de aslında bu “aferin”lerden bağımsızlaşabilmekle mümkündür. Çünkü bazı aferinler ruhu da bedeni de sanatı da zehirler. İktidarların önemli sanat eserleri üretememelerinin nedeni de burada yatar. İktidar itaat bekler; kendi sözünü, kendi beğenisini onaylayanları ödüllendirir. Oysa önemli sanat eserleri, muhalefet edebilmekten, kendi sözünü söyleyebilmekten, gerektiğinde “aferin”den vazgeçebilmekten doğar.
Sanıyorum birileri ona bu atkıdan ötürü kızmış. Açıklamaları bana, onların “aferin”ini alma çabası gibi geliyor. Oysa bazı insanların “aferin”i, bir insana yapılan en büyük kötülüktür aslında. Aslolan, bazı insanların “aferin”ini almamaktır.
Ulusalcıların gözüne girmek, Türkçülerden aferin almak için bunları söylemesine gerek yok. Onlardan aferin alırken, yıllardır kendisini sevgiyle izlemiş, kendisiyle gönül bağı kurmuş insanların incinmesi umurunda değil mi? Kendisini o takımla özdeşleştiren milyonlarca insan var. Birilerinin hoşuna gitmek için bu kadar insanı incitmeyi kendisine nasıl yakıştırıyor?
“Voltaire’i hapse atamazsınız”
Faşist baskılar karşısında geri çekilmek konusunda, De Gaulle’e atfedilen bir söz geliyor aklıma. Sartre’ın tutuklanması talebine karşı söylediği aktarılır: “Voltaire’i hapse atamazsınız.” Bu söz, bir düşünürün kendi ülkesinde taşıdığı ağırlığı anlatır.
Bazı sanatçıların ağırlığı, bir ülkenin ağırlığı kadardır. Zülfü Livaneli de kendi emeğiyle kendine özgü bir ağırlık yaratmış sanatçılardan biri. Bu ağırlığın arkasında durabilirdi. Bu kadar geri adım atması gerekmiyordu.
Yakıştırmak ve yakıştıramamak
Bunları söylemem, onun geçmişte söylediklerini, müziğe ve bu toplumun kültürel hayatına yaptığı katkıları yok etmez. Bir insanın bugünkü tutumunu yanlış bulmamız, geçmişteki bütün yapıtlarını yok saymamızı gerektirmez. Livaneli de diğer sanatçılar da kendi emekleriyle bu noktaya geldiler, özgün eserler yarattılar. Benim dışarıdan yönelttiğim bir eleştiri, onun sanatını ve katkılarını ortadan kaldırmaz.
Benim derdim bunları yok saymak değil. Bugün yaptığını kendisine yakıştıramadığımı ve bundan sonra kendisine eskisi gibi saygı duyamayacağımı söylüyorum. Elbette onun kendisine bazı şeyleri yakıştırma hakkı var. O hakka müdahale edemem. Ama onun kendisine yakıştırdığı bir şeyi ben ona yakıştırmak zorunda değilim. Mesele bu kadar net.
Kendi tercihini yapabilir. Ama bu tercihinin nasıl karşılandığını, kendisini yıllardır severek dinlemiş insanlarda nasıl bir hayal kırıklığı yarattığını da görmeli.
Psikolojik göbek bağı
Bütün bunlara rağmen, kendisiyle aramdaki duygusal bağı çözmekte neden zorlandığımı da düşünüyorum.
İnsanın anasından doğması, göbek bağının kesilmesi, anneden bağımsızlaştığı anlamına gelmiyor. İnsanın psikolojik doğumu, psikolojik göbek bağının kesilmesi bazen hiç gerçekleşmeyebiliyor. İnsan düşünsel olarak başka bir yere gidebiliyor ama duygusal bağları aynı hızla değişmiyor.
Sanıyorum biz de ayrılmakta çok zorlanan bir milletiz. Birlikte yol yürüdüğümüz arkadaşlarımızdan uzaklaşmakta, geçmişte savunduğumuz ideolojileri terk etmekte zorlanmamızın biraz da bununla ilgisi var. Üzerimizde emeği olan insanlara duyduğumuz vefa, onlara karşı hissettiğimiz sadakat bu ayrılığı zorlaştırabiliyor. Kendi yolumuza gitmeyi bazen geçmişimize ihanet gibi yaşayabiliyoruz.
Bin yıldır Anadolu’da yaşayanlar hâlâ anavatanlarının Orta Asya olduğunu söyleyebiliyorlar. Dördüncü kuşaktır Almanya’da yaşayanlar hâlâ “hakiki Türk” olduklarını anlatma ihtiyacı duyabiliyorlar. Elbette geçmişle bağ kurmak tek başına bir ayrılma güçlüğü anlamına gelmez. Ama bazen insan yaşadığı yerde kök salsa bile kendisini hâlâ uzak bir kökene dayanarak tanımlıyor; kendi hayatının açtığı yola yerleşmekte zorlanıyor.
Bazı insanların artık çok başka bir yerde durdukları hâlde “Ben eski solcuyum” demelerinde ya da bazı döneklerin “Ben de eskiden Maocuydum” diye geçmişlerine tutunmalarında da benzer bir şey var belki. İnsan bir düşünceden uzaklaşabiliyor ama o düşünceyle kurduğu duygusal bağdan aynı kolaylıkla ayrılamıyor.
Bunları yazarken insanların sanatsal emeğini bir cümleye ya da bir davranışa indirgeyip bütünüyle yok saymamaya da özen gösteriyorum. Elbette bu, yapılan hatanın ya da yanlışın niteliğine de bağlı. Ama Zülfü Livaneli farklı bağlamlarda bir değil, birkaç hata yaptı. Bu yüzden Zülfü Livaneli’yle gönül bağımı koparmanın zamanının geldiğini düşünüyorum.
Aynı şemsiyenin altında duranların yolları farklıdır
Hayatımıza eşlik eden türküleri besteleyen, söyleyen insanla da başka türlü bir bağ kuruyoruz. Bir gönül yoldaşlığı, bir gönüldaşlık oluşuyor. Daha sonra yollarımızın birbirinden çok uzaklaştığını fark etsek bile o psikolojik bağı koparmakta zorlanıyoruz.
Üstelik aynı şarkıda buluşmak, her zaman aynı dünya görüşünü paylaşmak anlamına gelmiyor. Faşizmin hüküm sürdüğü ülkelerde hoşnutsuzlar çoğalıyor. İdeolojik olarak birbirinden çok farklı yerlerde duran insanların, hoşnutsuzlukları içinde birbirlerine yaklaştıkları yerler oluyor. “Leylim Ley” yalnızca bizim gönlümüze denk düşmüyor; başka insanların da gönlüne dokunuyor. Memleketin dağlarına bahar gelmesi, köyünden göçmüş, şehirde yaşam kurmaya çalışan insanların özlemlerine de karşılık gelebiliyor. Bunun için duygusal ya da ideolojik olarak solda durmaları gerekmiyor.
Böylece toplumun azınlıkları, dışlanmışları, hoşnutsuzları aynı şemsiyenin altında toplanabiliyor. Ama yağmur kesildiğinde, fırtına dindiğinde, hatta bazen fırtınanın ortasında birbirlerinin yüzüne baktıklarında, birbirlerine ne kadar uzak olduklarını fark ediyorlar. Aynı şemsiyeye sığınmış olmak, aynı yolu yürümek anlamına gelmiyor.
Zülfü Livaneli’yle ilgili yaşadığımız düş kırıklığında biraz da bunun payı olduğunu düşünüyorum. Onun nerede durduğunu görmek için filozof olmamız gerekmiyordu belki. Ama “Leylim Ley”le, hayatımıza karışmış türkülerle vedalaşmakta zorlanıyoruz. Çünkü Zülfü Livaneli adı bizim için yalnızca bir kişiyi çağrıştırmıyor; o türkülerle yaşadığımız duyguları, döktüğümüz gözyaşlarını, geçmişimizi de çağrıştırıyor.
Başka düş kırıklıkları
Benzer bir güçlüğü Ezra Pound’la da yaşadım. Hayat hikâyesini öğrenmeden önce şiirlerini okuduğumda bazı şiirlerini, en azından bazı dizelerini beğendiğimi hatırlıyorum. Daha sonra Mussolini’yi ve İtalyan faşizmini desteklediğini öğrendiğimde korkunç bir düş kırıklığı yaşadım. Hâlâ o dizelerle onları yazan insanın kişiliği arasındaki köprüyü kurmakta zorlanıyorum. Bazı ünlü ressamların tablolarına bakarken de aynı güçlükle karşılaşıyorum. Kadınlarla ilişkilerindeki sadizmi, acımasızlığı, yaptıkları kötülükleri öğrendikten sonra o eserlerden eskisi gibi etkilenmek zorlaşıyor. Bildiklerimiz de bizimle birlikte bakıyor o tablolara.
İsmet Özel’le de benzer bir sorun yaşadım. Özkan Mert, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe… Bana göre o kuşağın önemli şairleri arasında İsmet Özel’in ayrı bir yeri vardı. İçlerinde şiiri bana en yakın gelenlerden biriydi. Ama onunla kurduğum şiirsel yoldaşlığın sınırı “Amentü” oldu. O kopuşla birlikte İsmet Özel, artık benim hayatımda eskisi gibi karşılığı olan biri olmaktan çıktı. Buna rağmen geçmişteki şiirlerinin bende bıraktığı izler silinmedi. O dizelerle şairin daha sonra durduğu yer arasındaki uzaklığı hâlâ içimde taşıyorum.
Bu örnekleri birbirine eşitlemek için anlatmıyorum. Anlatmak istediğim, eserleriyle hayatımıza girmiş insanlardan uzaklaşırken yaşadığımız güçlük.
Bilinçli bir disosiyasyon
Buradaki en önemli nokta, sanatçıyla eserleri arasına mesafe koyabilmek. Bunu biraz daha başarabilmemiz gerekiyor. Bir eserin gönlümüzdeki yerini koruması, onu yaratan insanla aynı yolu yürümeye devam etmemizi gerektirmiyor. O eserlerin hayatımızdaki payı, sanatçının bugün söylediklerini ve yaptıklarını eleştirmemize engel olmamalı.
Anlatmaya çalıştığım şeyi biraz da “bilinçli bir disosiyasyon” benzetmesiyle ifade edebilirim. Bazı yaşantıları bir çekmeceye koyup kapatmak gibi… Elbette ruhsal bir süreç olarak disosiyasyon, oturup tasarlayarak yaptığımız bir şey değil. Ben bu kavramı burada metaforik olarak kullanıyorum. Sanatçıyla eserini zihnimizde farklı yerlere koyabilmekten söz ediyorum.
Ama bu da kolay olmuyor. Sevdiğimiz dizelerle onları yazan insanı birbirinden ayırmaya çalışırken sanki o insanı bilinçli olarak ikiye bölüyormuşuz gibi hissediyoruz. Kendi içimizde de bir ayrılık yaşıyoruz: Bir yanımız o eserlerle kurduğu bağı korurken bir yanımız sanatçıdan uzaklaşıyor. Burada klinik anlamda bir bölünmeden değil, sanatçı hakkında bildiklerimizi inkâr etmeden eserin bizdeki karşılığını koruyabildiğimiz bir ayrışmadan söz ediyorum.
Bunu başaramadığımızda hayatımızda bir eksilme oluyor. Çünkü Zülfü Livaneli’yi eserleriyle birlikte hayatımızdan çıkardığımızda “Leylim Ley”i de, “Şarkışla”yı da, Ülkü Tamer’in şiirlerinden bestelediği şarkıları da çıkarmak zorunda hissedebiliyoruz. Oysa bu eserler bizim hayatımıza, hatıralarımıza, hüzünlerimize de karışmış durumda. Onları dinlerken yalnızca sanatçıyla karşılaşmıyoruz; kendi geçmişimizle de karşılaşıyoruz.
İyi yolculuklar
Benim için Zülfü Livaneli artık bir çekmecede, ölü gibi. Ona duyduğum duygusal bağ, geçmişiyle, geçmişte bende bıraktığı izlerle ilgili. Gelişimime katkıda bulunmuş biri olarak hayatımda bir yeri var. O yeri inkâr etmek istemiyorum. Ama geçmişte bana kattıkları, bugün kendisiyle aynı yolu yürümemi gerektirmiyor.
Son olarak şunu söyleyip bu meseleyi kapatmak istiyorum: Zülfü Livaneli artık benim aynı yolu yürüdüğüm insan değil. Zaten önceden de bazı çatlaklar vardı. Bundan sonra da kendisiyle yürüyenler mutlaka olacaktır. Yolları açık olsun. Ama ben başka bir yoldan gideceğim. Gönlüme denk düşen eserlerini bağrıma basarken kendisine “İyi yolculuklar” diyebilirim. O türkülerle hüzünlenmeye, memleketin dağlarına gelen bahara gözyaşı dökmeye devam edebilirim.
Zülfü Livaneli artık bende emeği olan, ama bundan sonra emeği olmayacak biri. Çünkü ona artık başka bir gözle bakacağım. Ona bakarken taktığım gözlükleri değiştirdim.
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
