İÇERİĞE ATLA
MAKALE24 DK OKUMA

Karayılan ilk kez açıkladı: İstanbul ve Türkiye kentlerindeki gizli güçlerimizi de çektik

12 yıl sonra ilk kez dış basına konuşan Hareket Yönetimi'nin önde gelen ismi Murat Karayılan, Ankara'nın kendilerine "askerlerinizi gönderin, siz dağda kalın" dediğini söyledi. Karayılan, "Bazen devletin silah bırakmamızı istemediğini düşünüyorum" dedi. Karayılan, Metina'dan son gücün de çekildiğini açıkladı ve Ankara'yı "silah, silah, silah" demekle eleştirdi. "Ne olumluyum ne olumsuz" diyen Karayılan, Öcalan'ın statüsü yasayla tanınmadıkça silah bırakma sürecinin başlamayacağını söyledi.

PAYLAŞ
Karayılan ilk kez açıkladı: İstanbul ve Türkiye kentlerindeki gizli güçlerimizi de çektik

RastinewsHareket Yönetimi Komutanı Murat Karayılan, Kürt gazeteci Kamal Chomani'nin sorularını yanıtladı. Söyleşi, The Amargi için Kürdistan dağlarındaki bir PKK mağarasında gerçekleştirildi.

Karayılan, söyleşinin 10 Ekim'de yapıldığını belirtti. Söyleşi The Amargi'de 11 Ekim'de yayımlandı.

Karayılan bu söyleşide Ortadoğu'daki savaşı ve Türkiye'yle yürüyen barış sürecini değerlendirdi. PKK'nin Metina'dan çekilmesini, çerçeve yasanın eksiklerini ve Abdullah Öcalan'ın statüsü meselesini de ele aldı.

Söyleşinin tam metnini Türkçeye çevirerek yayımlıyoruz.

Kamal Chomani: Sayın Murat Karayılan, bu fırsat için çok teşekkürler. Yaklaşık 12 yıl sonra yeniden görüştüğümüz için mutluyum.

Murat Karayılan: Hoş geldiniz. 12 yıl sonra sizi yeniden görmekten biz de mutluyuz. 12 yıldır hiçbir dış basın kuruluşuyla görüşmedim. İlk görüşme şimdi sizinle oluyor. Son dönemde hep kendi basınımızla görüştük. Size başarılar diliyorum, hoş geldiniz.

Bugün Ortadoğu'da köklü değişimler yaşanıyor, özellikle 7 Ekim'den sonra büyük değişimler oldu. Daha önce de PKK'nin siyasi analizlerinde IŞİD'e karşı savaşla, Suriye, Libya ve Irak'taki savaşlarla yaşanan değişimleri "Üçüncü Dünya Savaşı" olarak tanımladınız. Şimdi Ortadoğu'da ABD, İsrail ve İran arasında, Hizbullah ile İsrail arasında savaş var. Suriye'de rejim değişti. İran ile Körfez ülkeleri arasında yeniden gerilim ve çatışma var. ABD hâlâ bölgede ama çekilebilir; Irak'tan ve Kürdistan Bölgesi'nden çekildiler. Bu savaş nereye gidiyor?

Üçüncü Dünya Savaşı zaman içinde ortaya çıktı. Yöntemleri bakımından Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndan farklı. Tek bir olay değil; zaman içinde ortaya çıktı, yayıldı ve bugün de sürüyor.

Bu, hegemonya için yarışan kapitalist güçler arasında küresel bir savaş, dünyaya hâkim olmak isteyen güçlerin savaşı. Siz Ortadoğu'dan söz ettiniz ama bir de Ukrayna-Rusya çatışması var ve Ukrayna NATO devletleri tarafından destekleniyor.

Üçüncü Dünya Savaşı farklı yöntemlerle sürüyor. Temel amaç Ortadoğu'da hâkimiyet kurmak. ABD'nin öncülük ettiği küresel kapitalist aktörler Çin'den korkuyor.

ABD ile Çin pek çok düzeyde rekabet ediyor, özellikle yapay zekâ ve yeni teknolojilerin geliştirilmesinde. Bu güçler Çin'in 10 yıl içinde ABD'nin seviyesine ulaşacağına ve Ortadoğu'da hâkimiyet kazanacağına inanıyor. Batı'daki küresel kapitalistler bunu büyük bir tehdit olarak görüyor. Bu savaşın amacı Çin'in yayılmasını engellemek.

Bu yüzden Rusya'yı zayıflatmaya, İran'ı yenmeye çalışıyorlar. Çin'in ilerleyişini durdurmak için Mısır'dan Kazakistan'a uzanan bir hat kurmaya çalışıyorlar. Bu açıkça söylenmiyor ama asıl amaç bu.

Enerji kaynakları kapitalist güçler için çok önemli. Ardından çip ve güneş paneli üretiminde kullanılan nadir toprak elementleri geliyor. Bir de önemli bir enerji kaynağı olarak uranyum var.

Bu enerji kaynaklarını kontrol etmek temel hedef. Savaş, enerji kaynakları ve enerji koridorları üzerinden; bu alanda nasıl hâkimiyet ve güç elde edileceği üzerinden yürüyor.

Bu sürecek. Özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki mevcut savaş devam edecek, hatta daha da genişleyebilir.

Zaten bölge artık yalnızca İran-ABD savaşıyla karşı karşıya değil, savaş yayıldı. Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki savaş şiddetlendi. Savaş bölgeye yayılıyor.

Suriye hâlâ belirsizlik içinde, yarın ne olacağı belli değil. Kısacası Üçüncü Dünya Savaşı bu çerçevede sürüyor.

Ortadoğu'daki egemen güçlerden söz ettiniz: İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve özellikle İran. Yeni bir güvenlik sistemi kurmak istiyorlar. 2014'ten 2024'e kadar Kürtler bu dönüşümlerin parçası oldu ve savaştı. Hem Rojava'da hem Başûr'da ABD öncülüğündeki Küresel Koalisyon'la birlikte IŞİD'e karşı savaştılar. Şimdi Kürtler her yerde barış arıyor, ama Ortadoğu henüz yeni bir güvenlik sistemi kurmuş değil. PKK olarak ve Kürtler olarak Ortadoğu için nasıl bir bölgesel güvenlik düzeni istiyorsunuz?

Önce şunu söylemek isterim: Savaşı bir çözüm olarak görmüyoruz. Bu savaş ne bölge halklarının ne de dünyanın çıkarına. Bu savaş yöneticilerin ve kapitalistlerin çıkarıyla ilgili.

Savaşa karşıyız ve üçüncü bir yolu temsil ediyoruz: halkların demokrasisi çizgisini. Bu savaşta taraf tutmuyoruz ve savaşı çözüm olarak görmüyoruz.

Rêber Apo'nun formülü doğru olandır. Rêber Apo'nun yaklaşımı Demokratik Ulus kavramına dayanıyor. Bölge halkları arasındaki ilişkiyi güçlendirmek ve geliştirmek esastır. Buna dayanarak dar ulus-devletlere değil, demokratik konfederalizme dayanan bir sistem kurulmasını öneriyoruz.

Bölge halklarının özgürlüğünü ve çıkarını burada görüyoruz. Kürt, Arap, Türk, Fars, Ermeni ya da Asuri-Süryani olmaları fark etmez. Bölgenin tüm bileşenlerinin çıkarı savaşta değil, demokratik bir sistemdedir.

Bugün kadın devrimine dayanan bir halkların demokrasisi çizgisini geliştirmek istiyoruz. Kadın özgürlüğüne dayanarak, demokratik ulus zihniyeti, birlik ve demokratik konfederalizmle tüm halklar arasında demokratik bir toplum kurmayı hedefliyoruz. Temel çözümü bunda görüyoruz.

Ayrıca saydığınız bölge devletleri kendi aralarında birlik içinde değil. Örneğin Türk devletinin planları farklı, İsrail'inkiler farklı. Herkesin kendi stratejisi var.

ABD ile NATO ortakları arasında da gerilimler var, hepsi aynı çizgide değil. Bir yanda Şii çizgiyi temsil etmek isteyen İran var, öbür yanda Türkiye ve İsrail. Onların arasında da çelişkiler var.

İki gün önce ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, müttefikleri arasındaki çelişkilerin savaşa dönüşmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Yunanistan ile Türkiye arasındaki anlaşmazlığa atıfta bulunuyordu. İsrail-Türkiye ilişkisinde de aynı tutumu takınabilirler. Ama çelişkiler derin. Bölge için farklı hesapları var.

Kürtlerin demokratik ulus çizgisinde üçüncü bir yol geliştirmek istediğinden söz ettiniz. Ama Kürtlerin Ortadoğu'da devleti yok ve egemen bir güç değiller. Gazze'de, Yemen'de, Irak'ta, Türkiye'de ya da Rojava'da bu tür güçlerin durumunun pek iyi olmadığını gördük. Kürtler bu halklara böyle bir üçüncü yol çözümünü nasıl önerebilir?

Kürtler bunu halkların kardeşliği ve demokrasi temelinde yapabilir. Örneğin Türkiye'de Demokratik Ulus çizgisinin ilerlemesi ve güçlenmesi için iyi bir zemin var. Suriye için de aynısı geçerli.

Kürtler ve Araplar birlikte ana demokratik güç olma potansiyeline sahip. Suriye'de böyle bir zemin var. Ama bu mücadele gerektiriyor. Demokratik siyaset ve işbirliği için mücadele gerekli. Halkların devriminden söz ediyoruz.

Bir kez daha söylüyorum: Savaşı çözüm olarak görmüyoruz. Savaş acı, ölüm ve yıkım getirir. Ama barış ve demokrasiye dayanan halk mücadelesi daha fazla sonuç alır. Buna inanıyoruz ve bu mücadeleyi ilerletmeliyiz.

Şimdi bazıları demokratik ulus perspektifinin işlemediğini ve Kürt halkının çıkarına olmadığını düşünüyor. Durum böyle değil. Ortadoğu'da Kürt toplumunun gelişmesine yardımcı olabilecek iki şey var.

Birincisi, demokrasi ve kadın özgürlüğü bayraklarını yükseltmek. Kadın özgürlüğüne dayanarak demokrasi bayrağını yükseltmeleri gerekir. İkincisi, halklar arasında kardeşlik ve işbirliği zihniyetini geliştirmek.

Kürtler bu şekilde başarıya ulaşabilir ve stratejilerini güçlendirebilir. Şimdi Suriye'de bu stratejiyle Kürtler güçlenebilir ve ana güç haline gelebilir.

Aksi halde fazla bir şey yapamazlar, çünkü sayıları sınırlı. Yalnızca dar milliyetçilikle hiçbir sonuca ulaşamazlar. Milliyetçi, ulus-devletçi zihniyet Kürtleri daraltıyor ve yalnızlaştırıyor. Bu Kürtlerin çıkarına değil.

Bu nedenle Rêber Apo, Kürt halkının ve bölgenin diğer halklarının çıkarı için yeni bir strateji ortaya koydu: demokratik toplum stratejisi. Demokratik ulus temelinde birlikte katkı sunan ve mücadelesini büyüten bir toplum. Bu, Kürt halkının çıkarınadır; Kürtler bu yolla güç kazanabilir ve başarıya ulaşabilir.

Bu şekilde, çağa uygun derin bir bilinçle, Kürt halkının demokratik sosyalist toplum çerçevesinde rol oynamasını, öncü olmasını istiyoruz. Demokratik toplum ve demokratik ulus olarak Kürtlerin bu çağda bu rolü oynamasını, devrimci öncüler olarak mücadele etmesini istiyoruz.

Ortadoğu'da PKK ve Sayın Öcalan bir "üçüncü yol" önerdi, ama bölgede başka projeler de var. İran'ın "direniş ekseni" dediği bir projesi var. İsrail Ortadoğu'da İbrahim Anlaşmaları'nı hayata geçirmek istiyor. Sünni güçler cephesinde ise, eskiden bir Şii hilali vardıysa şimdi bir Sünni hilal oluşturuluyor. Bu Sünni hilali özellikle Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında kurulan Mekke Paktı'nda gördük. Bu, belki de Yemen'de Husilere karşı savaşta rol oynayacak. Bu üç çizgi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Burada bir risk görüyoruz. Bunları bölge halklarının çıkarına görmüyoruz. Saydığınız üç çizginin hiçbirinde bunu görmüyoruz. Bunlar bölge halklarını bölüyor, aralarındaki düşmanlıkları artırıyor ve savaşı bölgesel bir savaşa dönüştürüyor.

Bakın, bu savaş özünde küresel bir savaş, bir Üçüncü Dünya Savaşı. Ama bu çizgiler onu bölgesel bir savaşa çeviriyor: Şiiler ile Sünniler arasında, İran ile Arap Körfez devletleri arasında savaş.

Bu, üstünlükçü bir plandan ve zihniyetten kaynaklanıyor. Bölgenin nasıl tasarlanacağına, nasıl kontrol edilip yönetileceğine dair üstünlükçü bir zihniyet. Böyle bir plan bu. Bu yüzden tümüyle karşıyız.

Buna karşı farklı bir çizgiyi, halkların demokrasisi çizgisini temsil ediyoruz. Bu yüzden diyoruz ki bu tür planlar bölge halklarının çıkarına değil. İç savaşlar yaratıyorlar; egemenlikçi bir zihniyetten geliyorlar ve bu tür gerilimleri körüklüyorlar.

Örneğin Mekke Paktı hangi temelde kuruldu? Bölge içinde iç savaşlar yürütmek için. Bunu doğru bulmuyoruz, böyle bir şeye karşıyız. Bu nedenle halkların birliğinin ve demokratik bilincin ilerlemesini istiyoruz.

Bakın, tarih boyunca bölge halkları barış içinde birlikte yaşadı. İnsanlığın ve uygarlığın beşiği, Neolitik Devrim'in yaşandığı Mezopotamya'nın Zagros Dağları'nda bir Ortadoğu kardeşlik kültürü var. Bu kültür bölgede hâlâ yaşıyor.

Derin tarihten gelen köklü bir kültür bu: bölge halklarının barış içinde birlikte yaşama zihniyeti. Ama kapitalist modernite, çıkarcı yaklaşımı ve kontrolcü zihniyetiyle kendi egemenliğini dayatıyor ve bölgenin kaynaklarına el koyuyor. Mezhepler ve dinler arasında savaşlara yol açan şey bu. Egemenliğini bu yolla kuruyor. Özünde durum böyle.

Kürtlerin böyle bir siyasi yaklaşım ortaya koymak istediğini söylediniz. Bölgede bu değişimlerin küçük ölçüde de olsa gerçekleştiğini görüyoruz. Irak'ta 2003'ten sonra bir sistem kuruldu; pek çok kusuru var ve demokratik değil, ama en azından Kürtler ve Araplar bu şekilde bir arada yaşayabiliyor. Suriye'de demokratik entegrasyon sürüyor ama nereye varacağı belli değil. Türkiye'de de şimdi Kürtler ile Türk devleti arasında bir entegrasyon, bir barış süreci var. Ortadoğu'da hâkim yaklaşımlar ve yayılan savaşlar var ama buna karşı Irak'ta, Suriye'de ve Türkiye'de biraz umut da görmüyor musunuz? Bunu demokratik bir değişim olarak mı görüyorsunuz, yoksa söylem düzeyinde mi kalıyor?

Bölgede bu değişimler yeni bir çağın gelişimini beraberinde getiriyor. Bu yalnızca Kürtler ve komşu devletler için değil, daha genel bir yeniden doğuş getirebilir. İddiamız şu: Bu yeni stratejinin gelişmesiyle bölge için yeni bir çağ başlatmak.

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Egemen devletlerin inkâr ve imha politikalarından vazgeçmesini istiyoruz. Yani üstünlükçü devletler inkâr ve asimilasyon politikalarından vazgeçmeli. Kürtler de isyandan vazgeçmeli.

Ne inkâr, ne imha, ne isyan. Yol, demokratik entegrasyonu ilerletmektir.

Biz son 53 yıldır mücadele yürüten bir hareketiz. Herkes biliyor ki bu mücadele çok zordu ve pek çok bedel gerektirdi.

Her şeyi feda etmeye hazır insanlarız. Daha önce canımızı feda ediyorduk. Hiçbir kişisel ya da bireysel çıkarımız, hiçbir maddi çıkarımız yoktu; mesele anlamdı. Anlam üzerine kurulu bir hareket olduk. Amaçlarımız için canımızı vermeye hazırdık.

Bu yalnızca bir fedakârlık meselesi değil; hayatımızı bu davanın hizmetine koymakla ilgili. Ben de gençliğimden bu yana böyleyim. Rêber Apo da böyle, tüm arkadaşlarımız da böyle. Bir fikre inanıyoruz ve bu fikre olan inancımız için her şeyden vazgeçmeye hazırız.

Çok zor bir mücadele yürütmüş bir hareketiz. Bakın, ben bunun içinden geliyorum. Neler verdiğimizi, neler vermediğimizi biliyorum.

Genel anlamda bizden önce de Türkiye'ye karşı bir savaş vardı. Son 220 yıldır Kürtler ile Türk devleti arasında zaman zaman çatışmalar yaşandı.

1806'da Köysancak'ta Osmanlı valisine karşı ayaklanan Babanzade [Abdurrahman Paşa] ile başlayıp günümüze kadar, 220 yıl boyunca Kürt halkı önce Osmanlılarla, sonra Türkiye Cumhuriyeti'yle pek çok çatışma yaşadı. Pek çok katliam, komplo ve isyan oldu.

Bu son dönemde ise iyi örgütlenmiş bir ayaklanmaya öncülük ettik. Bir programla, bilgiyle, bir planla ve taktiklerle savaş yürütüldü.

41 yıl boyunca, 1984'ten 2025'e kadar savaş sürdü. Sonuçta bu savaşın amacına ulaştığını gördük. Yapılabilecek olan yapılmıştı. Bundan sonrası için siyaset gerekiyor. Bu noktadan itibaren siyasetle sonuca ulaşabiliriz.

Şimdilik bir sonuca ulaştığımızı söylemiyoruz. Belki bazı sonuçlar alındı, ama mücadele yöntemlerimizi değiştiriyoruz.

Silahlı mücadelenin ilk dokuz yılında başarılı olduk. 1984'te başladık, 1993'te sonucumuzu aldık. Türk devletinin inkâr ettiği, örtbas ettiği Kürt meselesini savaş masaya getirdi.

Kürt meselesinin masaya gelmesi, tartışılması ve müzakereyle çözülmesi gerekiyordu. Ama son 36 yıldır Türk devleti bunu kabul etmedi. Ne kadar çabaladıysak kabul etmediler. Bazen kabul ettiler, sonra yeniden baltaladılar.

Bugüne kadar dokuz kez ateşkes ilan ettik. Türk devleti her seferinde bu ateşkesleri özel savaş için kullandı. Şimdi de aynı şeyi yapmak için kullandıklarını söyleyebilirsiniz ya da söylemeyebilirsiniz, bundan emin değilim.

Ama şimdi devlet cephesinden barış yapacağız, Kürtler ve Türkler arasında kardeşlik kurabiliriz deniyor. Devlet Bahçeli'nin bu çağrıyı yaptığını gördünüz, ardından devlet adına bazı isimler konuştu.

Rêber Apo bu çağrıya olumlu yanıt verdi. Biz de bu şekilde barış için yeni bir süreci ilerletmek istiyoruz. Yaptığımız şey bu. Mücadele yöntemlerimizi değiştiriyoruz.

Şimdiye kadar temel mücadele yöntemimiz silahlı mücadeleydi. Bakın, şimdi silahlı mücadeleden hiç anlamayan pek çok kişi "Neden bıraktınız?" diyor. Savaş nedir, hiç biliyor musunuz? Biz bu işi yıllardır yapıyoruz.

Şimdi strateji değiştirmenin ve demokratik siyaset stratejisini benimsemenin gerekli olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte meşru savunma hakkı elbette var. Hiç kuşkusuz saldırı olursa herkesin kendini savunma hakkı vardır.

Yaptığımız değişiklik bu. Bu çok önemli; Kürtler için de bölge için de önemli. Yeni yöntemler, yeni bir çizgi hayata geçirmek istiyoruz.

Şimdi barış sürecinden daha fazla söz edelim. İki gün önce güçlerinizi Metina'dan ve Türkiye'den Kürdistan Bölgesi'ne, Kandil Dağları'na, sizin Medya Savunma Alanları dediğiniz bölgelere çektiğinizi açıkladınız. Sayın Öcalan'ın barış için üç koşul ortaya koyduğunu biliyoruz. Birincisi silahların bırakılması; silahlar bırakıldı. İkincisi müzakere masasına oturmanın koşullarının yaratılması; bu koşullar da oluştu. Sanırım bazı PKK komutanları Sayın Öcalan'la görüşmek için İmralı'ya gitti. Üçüncüsü ise siyasi, etik ve kurumsal adımların netleşmesiyle barışın tesis edilmesi. Bu süreç başlayalı yaklaşık iki yıl oldu. Bu süreci ve barış ihtimalini olumlu gördüğünüzü söyleyebilir miyiz?

Hayır. Ne olumlu düşünüyorum ne olumsuz. Durum şöyle: Bu süreci bir mücadele süreci olarak görüyoruz. Barış ve çözüm için yeni bir yol açmak istiyoruz.

Sizin de belirttiğiniz gibi bu süreç yaklaşık iki yıldır sürüyor. Ancak şimdiye kadar Türk devleti cephesinden inandırıcı ya da ikna edici hiçbir adım atılmadı.

İmralı'daki koşulların biraz gevşetildiği doğru. Heyetler geldi, bu tür şeyler oldu. Rêber Apo ile Türk devleti heyeti arasında görüşmeler var. Hareketimiz ile Türk devleti heyeti arasında da dışarıda görüşmeler var. Diyalog var, tartışmalar var. Ama Türk devleti hâlâ güven oluşturmadı.

Sürecin ilerlemesi ve güven oluşması için devletin ne yapmasını istiyorsunuz?

Şimdi bir yasa çıktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ilk kez bu sorunu çözmek için bir komisyon kuruldu. Komisyon çok çalıştı ve bir rapor hazırladı. Rapor tam olarak yeterli olmasa da bazı şeyler içeriyordu.

Bu temelde Türkiye Meclisi'nde çerçeve yasa hazırlandı. [468] milletvekili onay verdi, yüksek bir oran. Türkiye'de daha önce hiçbir yasa bu kadar yüksek bir oranla geçmedi.

Ancak yasa çok yetersiz. Meseleye güvenlik merceğinden yaklaşıyor. Oysa bu siyasi bir mesele. Yasa en siyasi olanı kapsamıyor. Gerillanın silah bırakması için bir çerçeve çiziyor, bu boyutu içeriyor. Ama gerillanın silah bırakması Kürt sorununu çözmez.

Ama ilk aşama olarak?

Evet. Rêber Apo "Bin kilometrelik yol ilk adımla başlar" dedi. Biz de bunu ilk adım olarak görüyoruz.

Ama sürecin ilerlemesi için fesih kongremizin kararı var: PKK'nin 12. ve son kongresi. Ne karar aldık? Silah bırakma sürecini Rêber Apo yönetmeli. Rêber Apo çalışabilmeli, özgür olmalı, süreci o yönetmeli.

Bu örgütün içinde sorumluluk taşıyan biri olarak ben de söyledim: Gerillaya "silahını bırak ve git" diyemem. Rêber Apo cezaevinde. Bunu ben söylemem; bunu Rêber Apo söyleyebilir. Rêber Apo, silah bırakma ve barış süreci üzerinde çalışan heyetin parçası olmak istiyor. Bu söylendi.

Süreci şu anda Rêber Apo yürütüyor; ne Türk devleti ne biz. Rêber Apo'nun konumu nedir? Barışın ve siyasallaşmanın koordinatörüdür. Bunu yasallaştırmamız, yasaya dönüştürmemiz gerekiyor.

Rêber Apo'nun statüsü netleştirilmeli. Rêber Apo; baş muhatap, baş müzakereci ve barış ile siyasallaşma sürecinin koordinatörüdür. Bu açıkça belirtilmeli. Devlet bunu hâlâ yapmadı. Tıkanma noktalarından biri burası.

Bu bir sorun, hem de önemli bir sorun. Rêber Apo'nun hem süreci bizzat yönetmesini hem de kamuoyuyla konuşabilmesini istiyoruz. Şimdi siz basın olarak buraya geldiyseniz, o da gidip konuşabilmeli. Siyasetçilerle, aydınlarla görüşebilmeli.

Kürt meselesinin Türkiye kamuoyu tarafından anlaşılmasını istiyoruz. Türk devleti, hükümet bu görevi kendisi yapmıyor. Örneğin hükümet hâlâ Rêber Apo'yu terörist lider olarak görüyor. Medyaları zaman zaman onu böyle niteliyor. Bu bizim için kabul edilemez.

Rêber Apo iki yıldır süreci yönetiyor. Süreç Türkiye'nin elini güçlendirdi. Türkiye bu süreci desteklediğini söylüyor. O halde Sezar'ın hakkı Sezar'a verilmeli.

Rêber Apo hapisteyken bu iş yürümez. Süreci yönetebilmesi için özgür olmalı. Bu konuda henüz adım atılmadı, bekliyoruz. Yani statüsü netleştirilmeli; rol oynayabilmeli, dışarıyla, basınla, siyasetçilerle bağ kurabilmeli. Fiziki olarak özgür olmalı. Bu olursa işler ilerler.

Ayrıca Türk devletinin yetkilileri hep "Kürtler ve Türkler kardeştir" diyor. Doğru, Kürtler ve Türkler arasında barış yapmalıyız. Kürtlerden söz ediyorlar, Kürt varlığını kabul ediyorlar; bu iyi.

Biz diyoruz ki kabul ettiğiniz bu şeyi yasaya geçirin, yazıya dökün. Yasada resmileşmeli. Çıkarılan yasada bu yok. Bu yüzden yasaya işlenmeli. Bu iki konu bizim için temel konular. Türk devleti bu konularda adım atabilirse süreç başarıyla ilerler.

Özellikle de her şeyden önce Rêber Apo'nun rolünün ve misyonunun belirlenmesi, statüsünün yasallaştırılıp tanınması gerekiyor. Bu olmadan süreç ilerlemez. Bunu defalarca söyledik.

Ve son olarak, madem sordunuz, yanıt vereyim: Güçlerimizi Bakur'dan neden çektik?

Bakur'dan iki gücü çektik. Birincisi, Amed, Botan ve Mardin'deki güçlerimiz; bunlar açıktaydı, halk kim olduklarını ve nerede olduklarını biliyor, Türk devleti de biliyor. Onları çektik. Mevzileri kalmadı. Bu çekilmeyi tamamladık. Bu bir.

İkincisi, Türk devletinin en çok korktuğu, İstanbul metropolünden ve Türkiye kentlerinden çekilmesini istediği özel güçlerimiz. Onlara da çekilme talimatı verdik. Bunlar gürültüyle çekilen insanlar değil, gizli çalışıyorlar. Onları da çektik. Bunu yaptık.

Üçüncüsü Metina. Güney Kürdistan'daki Medya Savunma Alanları'nda; sınırda, Zap hattında, Heftanîn'de ve Avaşin'de zaten savaş vardı. Ama asıl büyük işgal operasyonu 17 Nisan 2021'de başladı. Nerede? Metina'da, Zendura'da. Zendura'da büyük bir tünel savaşı yaşandı.

O savaştan bu yana Türk devleti Zap'ı ve Metina'yı işgal etmek istiyor. Bunun için NATO'nun, Irak devletinin ve başka bazı aktörlerin desteğiyle pek çok saldırı başlattılar ve bize karşı her türlü silahı kullandılar.

Kimyasal silahlar ve taktik nükleer silahlar kullandılar. Tüm modern teknolojileri kullandılar. Ama Metina'yı alamadılar. Zap'ı da alamadılar.

Sonra iyi niyetimizi göstermemiz ve Zap'tan çekilmemiz talebinde bulundular. Çok tartıştık. Rêber Apo bize iki kez mektup gönderdi ve "Onlara samimiyetimizi göstermek için çekilin" dedi. Biz de geçen yıl Zap'tan ayrıldık.

Güçlerimizi çektik. Gizliydiler ama çıkardık; bazılarını araçlarla, bazılarını yollardan. Böylece güçlerimizi çektik.

Bu yıl da "Metina da" dediler. Zap ve Metina yan yanadır. Bize Metina'dan da çekilmeniz gerektiğini söylediler. Biz de "Neden? Neden adımı hep biz atıyoruz?" dedik.

Sonunda çok fazla diyalogdan ve iç tartışmadan sonra Metina'dan da çekilme kararı aldık. Bugün 10 Ekim. İki gün önce, yani 8'inde son güçlerimiz Metina'nın tünellerinden çıktı. O tarihten bu yana Metina'da kimsemiz yok, çekildiler.

Bunu neden yaptık? Halkımızın, dostlarımızın ya da süreci takip edenlerin bunu sorması mümkün. Bakın, tek taraflı adımlar atıyoruz. Bununla ciddiyetimizi gösteriyor, dürüstlüğümüzü ortaya koyuyoruz. Yani Türkiye için bir tehdit değiliz. Silahlı savaş stratejisini sonlandırdık.

Artık Türk devleti adım atmalı; Rêber Apo'nun önünü açmalı ve demokratik bir yasa çıkarmalı. Son çıkarılan çerçeve yasa tek başına yetersiz.

Şimdi iki şey var. Bir: Arkadaşlarımız [Türkiye'ye] gidecekse Rêber Apo onları karşılamalı, onlarla görüşmeli.

İki: Arkadaşlarımız giderse orada siyasi mücadeleye başlayabilmeli. Arkadaşlarımız gidip evde oturmayacak. Bizim bir mücadelemiz var. Dağda yaptıklarımızı ovada yapacağız, ama silahsız; sözle, siyasetle. Bunun yasayla mümkün kılınması gerekiyor.

Buradaki görüşmelerde Türkiye ne diyor? "Siz adım atın, biz de buna odaklanacağız" diyorlar. Peki, adım attık. Güzel. Şimdi bekliyoruz. Onlar ne yapıyor?

Ağustos ayında çıkarılan çerçeve yasaya göre sizinle Türkiye arasında silah bırakma sürecinin tamamlanması için altı ay var. Şimdiye kadar hiçbir PKK gerillası geri dönmedi ya da silahını teslim etmedi. Sanırım yalnızca 2025'te bazı gerillalar silahlarını yaktı. Bunu tamamlamak için altı ay yeterli mi?

Önce şunu söyleyeyim: Silahları yakmak da dahil pek çok şey yaptık. KCK Eşbaşkanı Besê Hozat arkadaşın sorumluluğunda 30 arkadaşımız silahlarını yaktı. Bu ciddiyetimizi gösterdi, bir mesaj verdi. Ardından güçlerimizi çektik. Bu çekilmeyi tamamladık, bitti.

Güçlerimizi Bakur'dan çekmeye geçen yıl başladık. Bugüne kadar buna benzer pek çok şey yaptık.

Şimdi devlet cephesinden yeni adımlar atılmıyorsa silah bırakma için güven yok. Biz açığız. Gerillanın silah bırakması için Türk devletinin Rêber Apo hakkında bir karar alması gerekiyor.

Bakın, "her şey ilk adımlara bağlıdır" diye bir söz vardır, değil mi? Bu konunun da ilk adımlara bağlı olduğunu söyleyebilirsiniz. İlk adımlar neydi?

Devlet Bahçeli iki yıl önce bir çağrı yaptı. Öcalan'ın partisini feshetmesi ve silahlı mücadeleye son vermesi gerektiğini söyledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelip DEM Parti grubunda konuşmasını ve devletin onun için umut hakkını tanıyacağını söyledi.

Bu olmadı. Rêber Apo bu çağrıya 27 Şubat [2025]'te yanıt verdi. Bu süreci üstlenebileceğini söyledi ve bunu değerli Sırrı Süreyya Önder'e yazdırdı. Sürecin ilerlemesi için devletin yasal adımlar atması gerektiğini de söyledi.

Her şey bunun içinde saklı. Bu henüz olmadı. Silah bırakma sürecinin başlaması için bir yasanın çıkarılması ve gerekli adımların atılması gerekiyor.

Çerçeve yasanın tek başına yetersiz olduğunu düşünüyoruz. PKK ile Türk devleti arasında 2013-2015'teki önceki barış süreçlerinde PKK, BM, ABD ya da AB gibi bir arabulucu olmasını talep etmişti. Bu kez arabulucu yok. Bu kez neden ABD, AB ya da BM gibi bir arabulucunun sizinle Türk devleti arasında olmasını istemediniz?

Daha önce bazı arabuluculuk girişimlerinin olduğu doğru, örneğin Oslo süreci vardı. O dönemde arabulucu aktörler vardı. Ancak şimdi yeni bir yöntem kullanılıyor. Süreç iç görüşmelerle başladı. Bu yüzden sürece dış bir gücün katılması gerekli görülmedi.

Aynı zamanda dış güçlerin gerçekten ne kadar barış istediği de belli değil.

Dün, Rêber Apo'nun barış mücadelesini sürdürmek üzere 9 Ekim 1998'de Avrupa'ya gidişinin yıl dönümüydü. Ama Avrupa bunu kabul etmedi.

O dönem dürüst bir insan olan Massimo D'Alema, Kürt meselesinin barışçıl çözümü için bir konferans düzenlemeye çalıştı. Almanya'ya gitti, Başbakan Gerhard Schröder bunu reddetti.

İngiltere ve ABD bunu esasen engelledi. Rêber Apo'yu yakalayıp Türkiye'ye teslim etmeyi planladılar. Barışın olmasını istemediler. Her taraf barış istemiyor. Bölgeyi yönetmek için çatışmalar gerekli.

Durum böyle. Bu yüzden bu kez arabulucu yok.

Şimdi Ortadoğu'da ve Avrupa'da yeni bir durum var. Avrupa'daki bazı çevreler, ABD NATO'dan çekilirse Türkiye'nin NATO içinde büyük bir güç olacağını düşünüyor. Putin liderliğindeki Rusya'nın da Avrupa ülkelerine karşı savaşlar yürütmek ve onları işgal etmek istediğini düşünüyorlar. Barış süreci başarılı olursa Türkiye'nin AB üyesi olmak isteyeceğini düşünmüyor musunuz? Türk devletinin AB'ye entegre olmasını ister misiniz?

Türk devletinin AB'ye entegre olmasına karşı değiliz. Ama Türkiye'nin Avrupa'yı korumak için bir askeri üsse dönüşmesine karşıyız.

Demokratik entegrasyonu başarırsak Türkiye'yi dönüştüreceğiz. Türkiye'de demokratik bir cumhuriyet kurmak istiyoruz. Demokratik bir toplum ve demokratik bir cumhuriyet inşa etmek istiyoruz.

Türkiye birilerini korumak için bir askeri üs olmayacak; Ortadoğu'da demokrasinin ve özgürlüğün kalesi olacak. Rolü ve misyonu bu olacak.

Türkiye'de değişim yaratmak istiyoruz. Amacımız yalnızca Türkiye'deki Kürt meselesini çözmek değil. Türkiye'de demokrasiyi de güçlendirmek, cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyete dönüştürmek istiyoruz.

İnanıyoruz ki Türkiye NATO üyesi olsun ya da olmasın, bu değişimi yaratırsak kimsenin askeri ya da savunma gücü olmayacak. Özgürlüğün ve barışın gücü olacak.

Türkiye'nin demokratik olmasını istiyorsunuz, ama bazıları Türkiye'nin, özellikle de Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın barış sürecini demokrasiye karşı kullandığını söylüyor. CHP bölündü. Gazeteciler tutuklanıyor. LGBTİ+ bireyler tutuklanıyor. Özgürlük için mücadele eden insanlar tutuklanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklandı. Barış süreci demokrasiye karşı kullanılıyor. Otoriter bir sistem içinde nasıl demokrasi yaratabilirsiniz?

Bu uygulamaların yaşandığı doğru. İyi şeyler değil. Bir yandan Kürt meselesini çözeceklerini ve demokratik yasalar çıkaracaklarını söylüyorlar, öte yandan muhalefete saldırıyorlar.

Her gün gözaltılar yapılıyor. Her gün muhalefete saldırı var. Cezaevlerindeki arkadaşlarımız hâlâ baskıyla karşı karşıya. Bunların hepsi var.

Bu yüzden en başta da söyledim: Ne olumluyum ne olumsuz. Mücadele gerekli, mücadele etmek zorundayız. Türkiye'nin tüm muhalefetiyle birlikte bir halk demokrasisi yaratmak istiyoruz.

Demokratik mücadeleyi yükseltmek ve iktidara dayatmak istiyoruz. Bunu geliştirmek istiyoruz. Devlet kendi yolunu açmak ve iktidarını garanti altına almak için gözaltılar yapıyor, muhalefete saldırıyor. Böyle girişimler var.

Bu yüzden mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor; milyonlarca insanın sokağa çıktığı daha geniş bir mücadeleyle. Bunu güçlendirip genişletmemiz gerekiyor. Demokratikleşmeyi tüm taraflara bu şekilde dayatmak istiyoruz. Bu bir mücadele meselesi.

Bunun için mücadele etmeliyiz. Şu an bakıldığında demokrasinin gelişmesine dair umut az. Ancak demokratikleşmezlerse demokratik entegrasyon mümkün olmayacak.

Demokratik entegrasyonun gerçekleşmesi için demokrasinin gelişmesi gerekiyor. Bu yüzden bu, Kürt özgürlüğü mücadelesi olduğu kadar Türkiye'de demokrasi mücadelesidir de. Türk halkının, Türk işçilerinin ve Türk kadınlarının mücadelesidir. Bu mücadeleyi halk adına yürütüyoruz. Demokratikleşme gelişmezse demokratik entegrasyon gerçekleşmez.

Demokratik entegrasyon hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Pek çok kişi demokratik entegrasyonu yanlış anlıyor. Bizim için demokratik entegrasyon, olduğumuz gibi katılmak demektir. Bir araya geliyoruz. Kürt halkı olarak biz ve Türk devleti bir araya geleceğiz.

Biz onları kabul edeceğiz, onlar da bizi kabul edecek. Dilimizi, kültürümüzü, kendimize özgü niteliklerimizi kabul etmek zorundalar. Böyle işleyecek. Demokratik entegrasyon budur.

Bu konular devletle görüşülüyor mu?

Elbette bu görüşmeler yapılıyor. Devlet bunları kabul etmezse demokratik entegrasyon nasıl işleyecek?

Şimdi Türkiye'de bazı çevreler, özellikle de Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni bir anayasa yapmak istiyor. Bu yeni anayasanın Kürt halkının varlığını içerip içermeyeceğine dair bir tartışma var mı?

Yeni anayasa tartışmaları hakkında fazla bilgim yok. Ama Türkiye'nin yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğu açık. Mevcut anayasa bölünmüş durumda; askeri cunta tarafından yapıldı. Bu yüzden değiştirilmesi gerekiyor.

Ama değiştirilebilmesi için tüm tarafların benzer düşünmesi ve birlikte çalışması gerekiyor. Böylece Türkiye, özgür Kürtlerin kendi kültürleri ve özgünlükleriyle özgür yurttaşlar olarak yer alabileceği demokratik bir cumhuriyet haline gelebilir.

Demokratik entegrasyon dediğimiz şey bu. Bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. Bunun yolu henüz açık değil. Bu yolu açabilmek için mücadeleyi geliştirmemiz gerekiyor.

Sayın Murat Karayılan, sanırım 1980'lerde askeri cunta döneminde Türkiye'den ayrıldınız ve tüm hayatınızı bu harekete adadınız. Şimdi bir barış süreci var ve bu süreç içinde Türk devleti Murat Karayılan'ın geri dönemeyeceğini söylüyor. Demokrasinin olmasını, Kürtlerin ve Türklerin kardeş olarak birlikte yaşamasını istiyorsunuz, ama Murat Karayılan'ın Türkiye'ye dönmesine izin verilmeyecek. Bu nasıl olabilir? Bunu anlamak istiyorum.

Benim için bu kişisel bir mesele değil. Kişisel bir meseleyse kendimi feda etmeye hazırım. Bu mesele için daha önce de defalarca kendimi feda ettim. Ama sorun şu ki bu yasa herkesi kapsamıyor. Eksiklerinden biri bu. Örneğin Rêber Apo kapsamda değil. Yalnızca ben değil, komutanların hiçbiri kapsamda değil. Türk devleti bize "askerlerinizi gönderin, siz kalın" diyor.

Peki nerede kalacaksınız, dağlarda mı?

Belli değil. Bazen devletin bu sürecin gelişmesini ve gerillanın silah bırakmasını istemediğini düşünüyorum. Bunu istiyorsa pratikte nasıl olacak?

Komutanların geride kalıp askerlerini gönderdiği bir örnek hiç gördünüz mü? Askerler böyle gitmez. Mevcut yasa sorunlu. Yalnızca bize, bana ya da birkaç kişiye kalsa bunu büyük bir sorun yapmazdık.

Sayın Kamal, bizim için mesele nedir biliyor musunuz? Tarihsel bir mesele üzerinde çalışıyoruz. Diyoruz ki tarihte Kürt ve Türk halkları ne zaman ittifak içinde olduysa her iki taraf da kazandı. Ama zaman zaman birbirleriyle savaştılar da. Bu savaşların hiçbirinde hiçbir taraf başarılı olmadı.

41 yıl savaştık ama Türk devleti başarılı olamadı. Kendilerini başarılı sayıyorlar. Metina'ya bakarsak, diyalog sonucunda çekildik. Metina'yı bizden zorla alamadılar. Bu açık ve tarihsel bir gerçek. Kimse bunu inkâr etmemeli. İnkâr edilirse çekilişin videolarını gösteririz.

Güçlerimizi onlarca araçla çektik. Gerçek şu ki bizi yenemediler. Biz de onları Kürdistan'dan çıkaramadık. Bu da bir gerçek.

Bu yüzden yeni bir ittifaklar ve özgürlük çağına girmek istiyoruz diyoruz. Türk devletiyle bir ittifak kurmak istiyoruz. Halklar birlikte işbirliği yapsın, ittifak kursun.

Türk devletinin kendi içindeki Kürtleri kabul etmesini istiyoruz. Türkiye sınırları dışındaki Kürtleri de düşman olarak görmemesini, onlardan korkmamasını istiyoruz. Türk devleti Kürtlerden korkmasın; Kürtlere saldırmayı, bize saldırmayı bıraksın.

Barış yapmak istiyoruz. Barış yapılırsa ben de giderim. Ama bu zihniyetle mümkün değil.

Şimdi Türk devletinin zihniyeti bunu görmüyor, "silahları bırakın" diyorlar. Yalnızca "silah, silah, silah". Biz barış yapıyoruz, düşmanlığı bitiriyoruz. Bu yalnızca silah bırakmak ve silahlı mücadeleyi sonlandırmak değil. Türk devletiyle barış yapmak ve düşmanlığı bitirmek istiyoruz.

Ama bu tek taraflı olamaz, iki taraflıdır. Onlar da halkımıza karşı bugüne kadar sürdürdükleri düşmanlığı bitirmeli. Mezarlarımıza, şehit mezarlıklarımıza saldırıyorlar. Cezaevindeki insanlarımıza düşmanca davranıyorlar; pek çoğu ağır hasta. Ellerinden her şeyi alıyorlar, daha fazlasını da istiyorlar.

Devlete şunu söylüyoruz: Kürtlere karşı düşmanlığı bitirmelisiniz. Kendi yetkilileri halkların kardeşliğinden söz ediyor. Kardeşliğin gerçekten işlemesi için, tarihten gelen bu çabalar ve mücadele için, düşmanlık ve savaşın değil dostluk ve barışın yeni bir evresini açmak istiyoruz. Bu mücadele gerektiriyor. Başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek.

Sayın Karayılan, barış süreci başladığında pek çok kişi PKK ile Öcalan arasında anlaşmazlıklar olduğunu söyledi. Bazıları PKK içinde çatışmalar olduğunu da söyledi, ama ben çok fazla çatışma olduğunu düşünmüyorum. Ancak Türk devleti içinde barış konusunda bazı çatışmalar olduğu görülüyor. Türkiye'de barışı çok isteyen bir hat var. Kürtlerin baş düşmanı olarak görülen Devlet Bahçeli bile barış istiyor. Ama devletin içinde, özellikle hükümet içinde bazıları gerçekten barış istemiyor. Devlet içinde neden böyle çatışmalar var?

Bunun birkaç nedeni var. Rêber Apo bunu şöyle değerlendiriyor: Devletin ilkelerine bağlı olan "norm devlet" ile diyalog kurmalıyız ve onunla barış için çalışmalıyız. Ama bir de normların dışındaki devlet var; devletin kendi ilkelerinin dışında hareket eden kısmı. Devlet içindeki bu kısım zayıf değil, gücü var. Türkiye toplumunda, siyasetinde ve devlette de rol oynuyorlar.

Bizimle görüşenler de onları defalarca bahane olarak gösterdi. "Bazı adımları açıkça atarsak normların dışındakiler süreci yok etmeye çalışır" diyorlar. Böyle şeyler söylüyorlar. Devlet içinde herkesin hemfikir olmadığı açık. Aslında sorun burada başlıyor.

Bunun ışığında pek çok kişi bu süreci ilerletemeyeceğimizi umdu. Belki devletin normların dışındaki bu kısmı da böyle düşündü.

Başlangıçta herkes süreci, PKK kongresini ve kararlarını memnuniyetle karşıladı. PKK'nin bölüneceğini umdular. Bazılarının ona karşı döneceğini, PKK ile Rêber Apo arasında sorunlar çıkacağını ve PKK'nin kendi içinde bölünme yaşanacağını umdular. Bunun PKK'nin gücünü, saygınlığını, kitlesel desteğini ve toplumdaki etkisini azaltacağını umdular.

Bu sürecin en başarılı yanı, hareketimizin, önderliğimiz, savaşçılarımız, değerli halkımız ve yurtseverlerimiz dahil, Rêber Apo'nun arkasında birleşmiş olmasıydı. Bu süreci bu noktaya biz getirdik. Şimdiye kadar hiçbir iç sorun yaşanmadı.

Böyle bir şey yok, çünkü Rêber Apo'nun Kürt halkına "demokratik bir devlet yaratmak istiyorum" dediğini biliyoruz.

Rêber Apo'nun davası bu. İmralı'dan yürüttüğü mücadele bu. Her seferinde devlet yetkilileriyle 7-8 saat tartışıyor. Bu ulusal bir mücadele; yalnızca Bakur Kürtleri için değil.

Çünkü Türk devleti Bakur Kürtlerini tanırsa bütün Kürtleri tanımış olur. O zaman Başûr, Rojhilat ve Rojava Kürtlerini düşman olarak görmez; onlara düşmanlıkla değil, dostlukla yaklaşır. Bu yüzden Rêber Apo'nun İmralı'da yaptığı bu iş ulusal bir iştir ve Kürt halkı için çok değerlidir.

Bu işi Rêber Apo yürütüyor ve biz başarılı olmasını istiyoruz; bu bir mücadele meselesi. Çok açık ve basit bir şey. Onlar bize bir söz verdi, biz de karşılığında onlara bir söz verdik, öyle değil. Hayır! Bu bir mücadele.

Buna karşı çıkanlar ve sabote etmek isteyenler de var. Belli değil; belki yarın yok ederler. Ne yazık ki bu ihtimal de var.

Biz başarılı olmak ve bir çözüme ulaşmak istiyoruz. Barış yapmak ve demokratik toplum stratejisinin başarısını sağlamak istiyoruz. Ama bunu biz istiyoruz. Karşıtlarımızın da onu yok etmesi mümkün. Biz ve halkımız her şeye hazırlıklı olmalıyız.

Sayın Karayılan, Duran Kalkan dahil bazı yoldaşlarınızın ve yöneticilerinizin İmralı'da Öcalan'la görüştüğü bildiriliyor. Siz de İmralı'ya gidip Sayın Öcalan'la görüştünüz mü?

Bu konuda hiçbir şeyi doğrulayamam. Öyle değil. Ama heyetlerimiz devletle görüşüyor, bu doğru. Ama böyle doğrudan görüşmeleri doğrulayamam; bu başka bir şey.

Sayın Karayılan, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gitseydiniz Türk devletine, Türk ve Kürt halklarına ve tüm halklara mesajınız ne olurdu? Mecliste ne söylerdiniz?

Söylenmesi gereken çok şey var. Önce şunu söylerdim: Yöneticilerin zihniyetine kulak vermeyin. Bölge halklarının çıkarına kulak verin. Dış güçler bölgemizi kontrol etmek için bizi birbirimize düşürmek istiyor. Bu tuzaklara düşmeyin!

Tarih boyunca bu halklar birbirleriyle barış içinde yaşadı. Böyle yaşamaya devam edelim! Eşitlikte, barışta ve demokraside başarının anahtarı özgürlüktür.

Kadın özgürlüğüne dayalı demokrasi. Tüm halkların geleceği burada. Rêber Apo bu yüzden demokrasi ve ekoloji paradigmasını geliştirdi. Gelecek burada; benim söylediğim şey bu.

Çok teşekkürler Sayın Karayılan. Umarım bir sonraki görüşmemiz özgür bir Kürdistan'da olur. Bu fırsat için çok teşekkürler.

Biz de bunu umuyoruz ve sizi burada bir kez daha ağırlamaktan memnuniyet duyarız. 12 yıl sonra yeniden görüştük ve buraya kadar yorucu bir yoldan geldiniz. Çok teşekkür ederim. The Amargi'nin tüm çalışanlarına selam ve saygılar.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER