Şahap Eraslan: Beni En Çok Annem Öldürdü

RastinewsAnne, bebeğin yaşantılarını dönüştüren kişidir. Bebek henüz açlığını, öfkesini, huzursuzluğunu ve bedensel gerilimini anlamlandıramaz. Bunları ağlayarak, bağırarak, bazen de ısırarak ya da tekmeleyerek dışa vurur. Anne, bu yaşantıları taşıyabildiği ölçüde, bebeğin kendisine yönelttiği gerilime aynı biçimde karşılık vermez. Meme emerken canını acıtan bebeğe vurmaz; kendisine tekme attığında ona tekme atmaz. Bebeğin yaşadıklarını alır, yatıştırır, dönüştürür ve ona daha katlanılabilir bir biçimde geri verir. Bu dönüştürme işlevi, bakımın en sıradan görünen anlarında da vardır. Anne, bebeğinin altını temizlerken sonuçta dışkı temizler. Fakat bunu yaparken yüzüyle, sesiyle ve dokunuşuyla çocuğa tiksinmediğini de gösterir. Çocuğun bedensel ihtiyacını karşılar, onu rahatlatır ve bakım sırasında onunla sevgi dolu bir ilişkiyi sürdürür. Böylece çocuk, bedeninden çıkan şeyin temizlenmesi gerektiğini deneyimlerken kendisinin tiksinilecek bir varlık olduğu duygusunu yaşamaz. Başka bir deyişle çocuk, pisliğiyle de olumsuz yanlarıyla da sevilebildiğini, olduğu gibi kabul edilebildiğini deneyimler. Anne yalnızca dışkıyı temizlemez; çocuğun kendi bedeniyle ve bedensel ürünleriyle kurduğu ilişkiye de bir anlam kazandırır. Çocuğun pisliğini temizlerken onu pis bir varlık olarak görmez. Dışkıyı temizliğe dönüştürürken çocuğun kendisine yönelik olası tiksinti duygusunu da dönüştürmüş olur. Bakım, yalnızca bedensel ihtiyaçların karşılandığı bir alan değildir. Aynı zamanda çocuğun kendisiyle kuracağı ilişkinin de oluştuğu bir alandır. Çocuk, annesinin kendisine yönelik davranışları, tutumları ve duyguları üzerinden kendisiyle tanışır. Annenin çocuğa nasıl baktığı, nasıl dokunduğu, onun öfkesine ve huzursuzluğuna nasıl karşılık verdiği, çocuğun kendi bedeni ve duygularıyla kuracağı ilişkinin de bir parçası hâline gelir. Çocuk, annesinin kendisine yönelik tutumları üzerinden yalnızca annesini değil, kendisini de tanımaya başlar. Annesinin bakışında, sesinde ve dokunuşunda kendi varlığının nasıl karşılandığını deneyimler. “Annem beni seviyorsa demek ki sevilmeye değerim” duygusu, çocuğun kendisiyle kurduğu ilişkinin temelini oluşturabilir. Çocuk, sevildiğini deneyimleyerek kendisini sevilmeye değer bulmayı ve zamanla kendisini sevmeyi öğrenir.
Bebeklerin ve küçük çocukların sevilmek için bir şey yapmaları gerekmez. Onlar, yalnızca var oldukları için sevilmeye ihtiyaç duyarlar. Başarılı olmaları, güzel davranmaları, bir beceri göstermeleri, anne ve babalarının beklentilerini karşılamaları gerekmez. Çocuk, sevgiyi hak etmek için çalışmak zorunda değildir. Sevilmek, çocuğun gösterdiği bir performansın ödülü değil, varlığının kabul edilmesidir.
Yetişkinlikte ise sevgi ilişkileri daha karmaşık bir hâl alır. Bir insanı sevmemizde onun kişiliği, davranışları, becerileri, bize gösterdiği ilgi ve ilişkiye verdiği emek rol oynayabilir. Sevginin kurulması ve sürdürülmesi karşılıklılık da gerektirir. Ancak bu durum, yetişkinin sevgiyi yalnızca başarılarıyla ya da gösterdiği performansla hak ettiği anlamına gelmez. Yine de toplumsal yaşamda sevgi ve değer görme, giderek başarıya, yeterliliğe, üretkenliğe ve performansa bağlanabilir. İnsan, yalnızca olduğu kişi olarak değil, yaptıkları ve başardıkları üzerinden değerlendirilmeye başlar.
İşte burada çocuklukla yetişkinlik arasında önemli bir fark belirir. Çocuk, sevilebilmek için bir şey başarmak zorunda olmadığını deneyimleyebildiğinde, kendi değerini yalnızca başarılarına bağlamadan geliştirebilir. Ancak daha çocuklukta sevginin başarıya, itaate, uslu olmaya ya da anne ve babanın beklentilerini karşılamaya bağlı olduğunu öğrenirse, sevilmek için sürekli bir şey yapmak zorunda olduğunu da öğrenebilir. Böylece sevgi, varoluşun doğal bir deneyimi olmaktan çıkıp kazanılması, hak edilmesi ve kaybedilmemesi gereken bir şeye dönüşür.
Çocuk, “Ben olduğum için seviliyorum” duygusunu geliştiremediğinde, yetişkinliğinde “Sevilmek için ne yapmalıyım?” sorusunun peşinden gitmek zorunda kalabilir. Bu durumda insan yalnızca başkalarının sevgisini değil, kendi sevgisini de başarılarına ve performansına bağlayabilir. Başarısız olduğunda yalnızca başarısız olduğunu düşünmez; kendisini değersiz, yetersiz ve sevilmeye layık olmayan biri olarak da hissedebilir.
Bebek annesinin memesinden yalnızca süt emmez. Bazen onu adeta sömürür, ısırır, çekiştirir, memeyi bir oyuncağa dönüştürür. O anda meme, bebek için yalnızca besin kaynağı değil, annenin kendisidir de. Bebek, henüz karşısındaki insanın kendisinden ayrı bir bedeni, ihtiyaçları ve sınırları olduğunu yeterince kavrayamaz. Kendi hazzı ve ihtiyaçları doğrultusunda davranır. Dışarıdan bakıldığında anneye zulmediyormuş gibi görünür.
Anne ise bu agresyona aynı biçimde karşılık vermez. Bebeği ısırmaz, ona vurmaz. Ancak yapılanın canını acıttığını da bütünüyle gizlemek zorunda değildir. “Au, acıttın!” der mesela. Böylece bebek, davranışının karşısındaki insanda bir etki yarattığıyla karşılaşır. Anne acısını ifade eder ama bebeğin agresyonuna agresyonla yanıt vermez. Çocuğun davranışını yok saymaz; ona kendi sınırını da gösterir. Bu sınır, ilişkinin sona ermesi anlamına gelmez. Anne canı acıdığı hâlde bebeğini sevmeyi sürdürür.
Burada önemli olan, annenin agresyonu yalnızca engellemesi değil, onu dönüştürmesidir. Bebek annesine acı verebilir ama anne bu acıyı bebeğe aynı biçimde geri vermez. Bebeğin yaşantısı, annenin ruhsal dünyasında başka bir anlam kazanarak ona geri döner. Ancak burada önemli bir soru belirir: Anne, çocuğun agresyonunu dönüştürürken kendisinde oluşan agresyonu ne yapar? Çocuk annesini ısırdığında, tekmelediğinde, saatlerce ağladığında, uyumasına izin vermediğinde ya da sürekli onunla ilgilenilmesini istediğinde annede de öfke oluşabilir. Anne bu öfkeyi çocuğa yöneltmeyebilir. Hatta çoğu zaman yöneltmemesi gerektiğini bilir. Ama öfkenin dışa vurulmaması, onun ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Anne, çocuğun agresyonunu dönüştürürken kendi agresyonunu da dönüştürmek zorundadır. Fakat bu ikinci dönüşüm her zaman gerçekleşmez. Anne çocuğun öfkesini yatıştırabilirken kendi öfkesini bastırabilir, inkâr edebilir ya da başka bir nesneye yöneltebilir. Özellikle anneliğin kutsallaştırıldığı, annenin çocuğuna karşı olumsuz duygular beslemesinin ahlaki bir sorun olarak görüldüğü kültürlerde bu agresyonun kabul edilmesi daha da zorlaşır. Çünkü kutsal annenin öfkelenmeye hakkı yoktur. Çocuğundan bıkmaya, onunla ilgilenmek istememeye, yalnız kalmayı arzulamaya, kendi hayatını özlemeye hakkı yoktur sanki. Oysa her anne ve baba, zaman zaman çocuklarından uzaklaşmak, onlardan kurtulmak, yalnız kalmak isteyebilir. Hatta bazı anlarda çocukları hiç olmasaydı hayatlarının nasıl olacağını düşünebilirler. Bu düşünceler, çocuğun gerçekten ortadan kalkmasını istedikleri anlamına gelmez. Ancak böyle bir düşüncenin akıldan geçirilmesi bile kimi zaman büyük bir suçluluk yaratır. Çünkü annelik ve babalık ideallerimiz, çocuklarımızı yalnızca sevmemizi değil, onları her zaman sevmekten mutluluk duymamızı da bekler. Çocuğundan bunalan anne kendisini kötü hisseder. Çocuğuna öfkelenen baba kendisini suçlayabilir. Çocuğundan uzaklaşmak isteyen anne, bu isteğinden dolayı kendisinden utanabilir. Böylece çocuğa yönelik olumsuz duygular yalnızca bastırılmaz; bu duyguların varlığı da suçluluk kaynağına dönüşür. Ama bastırılan öfke ortadan kalkmaz. Kendisine başka bir yol bulabilir. Sevgili Hrant Dink’in hatırlattığı gibi, su yatağını bulur. Agresyon da bazen doğrudan ifade edilemediğinde başka biçimlerde ortaya çıkar. Kaygıya, aşırı korumacılığa, çocuğu denetleme isteğine, suçluluk hissettirmeye ya da sevgiyi geri çekmeye dönüşebilir.
Burada başka bir ruhsal süreç daha var: Annenin ya da babanın kendi suçluluk duygusundan kurtulmak için yaptığı şeyleri sevgi sanması. Anne çocuğuna öfkelenmiştir. Onunla ilgilenmek istememiş, bir süre yalnız kalmayı arzulamıştır. Belki de çocuğunun varlığından bunaldığını hissetmiştir. Çocuksuz olmayı istemek dolaylı olarak çocuğu fantezide yok etmektir… Annenin bu anlık arzusu anneyi adeta şoke eder. Çünkü anne kendi gaddarlığının ölçüsüyle de karşılaşır. Sonra bu duygularından dolayı suçluluk duyar. Bu suçluluğu azaltmak için çocuğuna bir armağan alabilir, onun bütün isteklerini yerine getirebilir, normalde izin vermeyeceği şeylere izin verebilir. Çocuğu şımartmak… Bu şımarıklığı sevgi sanmak. Suçluluğu azaltmaya hizmet eden iyi’lik midir sevgi? Anne/baba… Çocuğunu sevindirerek kendisini rahatlatmaya çalışabilir. İlk bakışta bütün bunlar sevgi dolu davranışlardır. Ancak burada önemli bir soru vardır: Anne bunları çocuğun ihtiyacı için mi yapmaktadır, yoksa kendi suçluluk duygusunu azaltmak için mi? Elbette aynı davranışın içinde hem sevgi hem de suçluluk bulunabilir. Bunlar birbirini zorunlu olarak dışlamaz. Ancak bazen suçluluk duygusunu azaltmaya yönelik davranış, sevginin kendisiymiş gibi yaşanabilir.
Anne, çocuğuna yaptığı iyilikle kendi suçluluğunu hafifletir. Çocuk sevinir, anne rahatlar. Böylece suçluluk duygusu sevgiyle örtülmüş olur. Fakat suçluluğun üzerinin sevgiyle örtülmesi, onun gerçekten dönüştürüldüğü anlamına gelmez. Burada annenin çocuğun agresyonunu dönüştürmesiyle kendi suçluluğunu dönüştürememesi arasındaki fark belirginleşir. Anne, bebeğin dışkısını temizlerken onu tiksinilecek bir varlık olarak görmeyebilir; bebeğin öfkesini yatıştırırken ona öfkeyle karşılık vermeyebilir. Ama kendi öfkesini ve suçluluğunu aynı biçimde dönüştüremediğinde bunları farkında olmadan çocuğa taşıyabilir. Böylece çocuk, annenin yalnızca sevgisinin değil, dönüştüremediği duygularının da alıcısı hâline gelebilir.
Oysa çocuğunu sevmek, ona karşı hiçbir zaman öfke duymamak anlamına gelmez. Sevgiyle agresyon aynı ilişkide bulunabilir. Bir insanı sevmek, onun varlığının bizde yalnızca olumlu duygular yaratacağı anlamına gelmez. Burada sorun agresyonun varlığı değil, onunla ne yapıldığıdır. Anne kendi agresyonunu tanıyabildiğinde, bunun sorumluluğunu üstlenebildiğinde ve çocuğa zarar vermeden dönüştürebildiğinde, çocuk da sevgiyle öfkenin aynı ilişkide bulunabileceğini deneyimler. Annenin kendisine kızması, onu artık sevmediği anlamına gelmez. Çocuk böylece öfkenin ilişkinin sonu olmadığını, olumsuz duyguların sevgi bağını zorunlu olarak ortadan kaldırmadığını öğrenebilir. Bu deneyim, çocuğun kendi agresyonuyla kuracağı ilişki bakımından da önemlidir. Çocuk, öfkelendiği için kötü bir insan olmadığını, sevdiği insanlara kızabileceğini ve buna rağmen onları sevmeyi sürdürebileceğini öğrenebilir. Ancak annenin kendi agresyonunu kabul edemediği durumlarda başka bir sorun ortaya çıkabilir. Öfke, doğrudan ifade edilmek yerine kaygıya, aşırı korumacılığa, suçluluk hissettirmeye ya da çocuğun bağımsızlığını sınırlamaya dönüşebilir.
Burada dikkatli olmak gerekir. Her kaygının arkasında agresyon bulunmaz. Her koruyucu tutum da bilinçdışı bir saldırganlığın ifadesi değildir. Ancak bazı ilişkilerde koruma isteğiyle agresyonun birbirine karıştığını, çocuğun iyiliği için yapıldığı söylenen davranışların aynı zamanda onun bağımsızlığını engellediğini görebiliriz. Anne çocuğunu kaybetmekten korkar. Bu korku nedeniyle onu sürekli yanında tutmak ister. Çocuk uzaklaştığında kaygılanır, geciktiğinde felaket senaryoları kurar, kendi hayatını yaşamaya başladığında kendisini terk edilmiş hissedebilir. Böylece çocuğun büyümesi, annenin ruhsal dünyasında bir kayıp yaşantısına dönüşebilir. Çocuk açısından ise başka bir durum ortaya çıkar: Annenin kaygısını azaltmak için kendi isteklerinden vazgeçmek. Anne çocuğunu koruduğunu düşünürken çocuk annesini korumak zorunda kalabilir.
Anne çocuğun başına gelecek felaketlerden korkarken çocuk annenin yaşayacağı acılardan korkmaya başlayabilir. Bu durumda kimin kimi koruduğu belirsizleşir. Çocuğun bakımını üstlenen anne, farkına varmadan kendi ruhsal dengesinin korunmasını çocuğun sorumluluğuna bırakabilir. Başlangıçta bebeğin yaşantılarını taşıyan, onun öfkesini, huzursuzluğunu ve bedensel gerilimini dönüştüren anne, zamanla kendi kaygısının ve suçluluğunun çocuk tarafından taşınmasını bekleyen kişiye dönüşebilir. Böylece ilişkinin yönü değişir: Önceleri anne çocuğun katlanamadığı duyguları taşırken, şimdi çocuk annenin katlanamadığı duyguları taşımak zorunda kalabilir. Ve belki de anne–çocuk ilişkisinin en önemli sorunlarından biri burada ortaya çıkar. Anne çocuğunu sevdiği için ona kendi duygularını taşıtabilir. Çocuk da annesini sevdiği için bu yükü üstlenebilir. Böylece sevgi, iki insanın birbirini özgürleştiren ilişkisi olmaktan çıkıp birbirlerinin kaygılarını taşımak zorunda kaldıkları bir bağımlılığa dönüşebilir
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
