Filiz Deniz: Bir Kitabın Kapağı

RastinewsYarayı kapatmak mı, açmak mı? Bir huzurevi kütüphanesinde eski bir cildin kapağına dokunurken, mezarı olmayan ölülerin, adı anılmayan yılların, Kürt hafızasının okunmamış sayfalarına dair.
Bir huzurevinin kütüphanesine girdim. Bahçesi aydınlığa açılan bir avlunun kıyısındaydı. Burada avluya "Hof" diyorlar. O gün bu sözcüğü sevdim; ortasında kocaman bir ağacın büyümesine yer bırakan kısa bir sözcük.
Ağacın yaprakları pencerenin önünde kıpırdıyor, gölgeleri içeri vuruyordu. Masaların, rafların üzerinde gezinip çekiliyorlardı. Bir yaprağın gölgesi bir kitabın sırtına düşüyor, rüzgârla birlikte yanındakine geçiyordu.
Daha kapıdan girer girmez kapaklara takıldı gözüm.
O raflarda öyle kitaplar vardı ki yılların içinden görkemlerini koruyarak çıkmışlardı. Köşeleri aşınmış, sırtları eğilmişti. Yine de renklerinde asi bir yan vardı. Solmuş bir kırmızı, yanındaki koyu yeşile hâlâ cesaretle yaslanıyordu. İncecik bir altın çizgi, silindiği yerden sonra yeniden beliriyordu.
Birini açtım.
Sayfalar sararmış, kenarları incelmişti. Yazılar yer yer güçlükle seçiliyordu. Kapağın canlılığıyla içerideki yorgunluk arasındaki fark şaşırttı beni. Sanki bir el vaktiyle bu kitabı önüne almış, uzun uzun kapağıyla uğraşmıştı. Sırtını sağlamlaştırmış, açılan yerlerini yapıştırmış, sonra rafa geri koymuştu.
İç sayfalara dokunmuş muydu, bilmiyorum.
Yıllar önce okuduğum bir kitaptaki ustayı düşündüm. Belleğimde ona "sarraf" diyorum; belki sözcüğü yanlış hatırlıyorum. Eski kitapların yalnızca kapaklarını onarırdı. Sayfalarla uğraşmazdı. Kapağı sağlam olan kitabın daha uzun yaşayacağına inanırdı.
Hikâyenin geri kalanı uzaklaşmış benden. Ama o eller kalmış: eski bir kitabı hayatta tutmaya çalışan, sırtını yoklayan, dağılmaya yüz tutmuş bir köşeyi dikkatle bir araya getiren eller.
O aydınlık kütüphanede, elimde o kitapla, ustanın ellerinin bana tanıdık geldiğini fark ettim. Büyüdüğüm evlerde, halkımın kendi acısına böyle dokunduğunu görmüştüm.
Biz de yıllarca yalnızca kapağı onardık.
Kürt evlerinde acı çoğu zaman bir anlatı olarak değil, bir suskunluk olarak aktarıldı. Dersim'de 1937-38'i yaşamış kuşaklar, çocuklarına o yılları anlatmak yerine bir dili, bir ismi, bir köyün adını sakladı. 1990'larda boşaltılan köylerden büyükşehirlere göçen aileler, yaşadıklarını kendi çocuklarına bile tam olarak anlatmadı.
Anlatmamak bir korunma biçimiydi. Dışı sağlam bir cilt, içi okunmayan sayfalar.
Ama anlatılmayan acı kaybolmadı. Bir sonraki kuşağın bedenine, korkusuna, öfkesine yerleşti. Nedenini bilmediği bir tedirginlikle büyüyen çocuklar, dedesinin neden belli bir yılı hiç anmadığını sonradan öğrenen gençler oldu. Psikoloji buna kuşaklararası travma diyor. Biz onu adını bilmeden yaşadık.
Mezarı olmayan bir ölü, yası da tamamlanmamış bir ölüdür. Kürt hafızası, sırtı sağlamlaştırılmış ama içi hiç okunmamış kitaplarla dolu bir raf gibi.
Elimdeki kitabın kapağında pul pul kalkmış yerler vardı. Parmağımı oradan yavaşça çektim. Güzel bulduğum şeye dokunurken onu biraz daha eksiltmekten korktum.
Yüzleşme de böyle bir korkudur.
Yüzleşmenin bir iyileşme vaadi olduğunu söylerler. Oysa o da sancılıdır, yeni bir yara açabilir. Sustuğu için ayakta kalabilmiş birinden konuşmasını ister. Yıllarca acısını bastırarak hayatını kurmuş biri için o kapağı açmak, yeniden o güne dönmek demektir.
Roboski'de 28 Aralık 2011'de evlatlarını kaybeden aileler bunu en çıplak hâliyle yaşadı. Hesap sorma talebi her dile getirildiğinde acı yeniden, bu kez kamusal olarak yaşandı. Adalet gelmediği her yıl, yüzleşme talebi bir başka yaraya dönüştü.
Üstelik sayfalar açıldığında yalnızca başkasının yazdığı satırlar çıkmayacak. Kürtler kendi tarihine baktığında, karşısında yalnızca devletleri değil, kendi içindeki kırılmaları da bulacak. 1990'larda Başûr'da KDP ile KYB arasındaki iç savaşta binlerce Kürt yine Kürtlerin elinde öldü. Korucu sisteminin köyleri, aşiretleri, aileleri nasıl böldüğü hâlâ açıkça konuşulamıyor.
Bir sayfa daha var, belki en zoru: Acı siyasi bir sermayeye dönüştüğünde, onunla yüzleşmek imkânsızlaşır. Her yıldönümünde yapılan anmalar hafızayı canlı tutuyor. Ama acıyı yalnızca slogan diline hapsetmek, onu anlamayı da zorlaştırıyor. Bu kez kapağı onaran el, sayfaları da kimseye açtırmıyor.
Kent kent düğün salonlarında anmalar düzenlendi. Halay çekilmek için yapılmış o salonlarda anneler, düğününü hiç göremedikleri çocuklarının fotoğraflarını göğüslerine bastırdı. Acı orada çoğaltıldı, sergilendi…Ama hiçbir anne o salondan çocuğunun mezarının yerini öğrenerek çıkmadı.
Her çağın kendine ait bir "bilmiyorduk" cümlesi vardır. Kürtler bu cümleyi yüz yıldır farklı dillerde, farklı başkentlerden duyuyor.
1988'de Halepçe'de kimyasal silahlarla öldürülen binlerce sivilin görüntüleri dünyaya ulaştığında da, Enfal'de köyler haritadan silinirken de, 2014 Ağustos'unda Şengal'de Ezidi kadınlar köle pazarlarında satılırken de dünya bir biçimde biliyordu. Bilmek, durdurmaya yetmedi.
Bugün Kürt siyaseti yeni bir dönemden geçiyor. Silahların yerini siyasetin alacağı bir süreç konuşuluyor. Rojava'nın geleceği Şam'da masaya yatırılıyor, Başûr kendi iç dengeleriyle boğuşuyor. Böyle dönemler geçmişin üzerine hızla bir sünger çekme isteği doğurur. "Artık ileriye bakalım" çağrısı kulağa makul gelir.
Ama barış dönemleri, yüzleşmenin en çok ertelendiği dönemlerdir. Çünkü yüzleşme yeni kurulan dengeleri sarsar. Güney Afrika'dan Arjantin'e, Bosna'dan Ruanda'ya hiçbir toplum bu sınavı acısız geçmedi. Ama geçenler, en azından acıyı adlandırabildi.
Belki ihtiyacımız olan tam olarak bu. Kayıpları sayıya değil, isme dönüştürmek. Mezarı olmayanlara bir hafıza mekânı açmak. Ve kendi içimizdeki suskunlukları da konuşmaya hazır olmak.
Pencerenin önündeki ağacın gölgesi ellerimin üzerine düştü.
Dünyanın başka yerlerinde de bir kitabın kapağında böyle oyalanan insanlar var mıydı? İçindeki hikâye unutulduğu hâlde yüzü hatırlanan ciltler, yalnızca rengi için ciltçiye götürülmüş kitaplar… Bir kapağın neden atılmaya kıyılamadığını dinlemek isterdim.
Ustayı artık biraz daha iyi anlıyorum. Kapağı onarmak bir sevgi biçimiydi. Kitabın dağılmasını, rüzgârda savrulmasını önledi. Ama bir kitap, yalnızca sırtı sağlam kaldığı için yaşamaz. Biri onu açıp okuduğu için yaşar.
Yarın bir gün bugünün kuşakları da torunlarına bir açıklama yapmak zorunda kalacak. O gün "bilmiyorduk" demek, bu kez dünyanın değil, Kürtlerin kendi cümlesi olacak.
Kitabı kapattım. Avucumu bir süre üzerinde tuttum.
Adını okumayı unutmuştum. Yeniden çevirdim; silinmiş harfleri pencerenin ışığına tutarak seçmeye çalıştım.
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
