İÇERİĞE ATLA
MAKALE6 DK OKUMA

Mazlum tahta oturunca

PAYLAŞ
Mazlum tahta oturunca

RastinewsAnkara Kürt kazanımlarını “barış” ve “Terörsüz Türkiye”, Şam ise “entegrasyon” adı altında eritiyor. Şimdi aynı reçete Hewlêr’in kapısında. Dün zalime karşı savaşanlar statü kazandığında farklı seslere ne yapacak?

Ortadoğu’da iktidar sık el değiştirir. Kürtlerin önündeki kapı ise pek az açılır. Açıldığında da içeri ilk giren çoğu zaman, dün o kapının önünde dövülen kişi olur.

Bunu yazmak kolay değil. Bu kez aynayı yalnızca Ankara’ya, Şam’a ve Tahran’a değil, Kürt siyasetinin bir kanadına da tutmak gerekiyor.

İbn Haldun’la başlayayım. Bugün “mazlum-muktedir döngüsü” diye dolaşan fikri Mukaddime‘de bu adla bulamazsınız. Onun yazdığı daha sade ve daha acımasızdır. Mağlup, galibi taklit etmeye meyillidir. Bir topluluğu iktidara taşıyan şey asabiyedir, yani ortak dava ve dayanışma bağı. Fakat İbn Haldun’un asıl meselesi, bu bağın iktidara ulaştıktan sonra geçirdiği değişimdir. Asabiyetle kazanılan mülk, yani hükmetme gücü, zamanla hükümdarın elinde toplanır. İktidarı birlikte kuranlar, giderek o iktidarın dışında bırakılır. Hükümdar, kendisini oraya taşıyan dayanışmadan bağımsızlaşır. Birkaç kuşak sonra saray, kendisini oraya taşıyan ruhu hatırlamaz bile.

İbn Haldun’un mağlubun galibi taklit etmesiyle ilgili tespiti de burada başka bir anlam kazanıyor. Dün karşı çıktığı iktidarın yöntemlerini benimseyen kişi, bunu her zaman bir değişim olarak görmez. Kendisini hâlâ eski mücadelesinin içinde sanabilir. Oysa artık karşısındakinden hesap soran değil, kendisinden hesap sorulmasını istemeyen kişidir.

Ankara bu döngünün en tanıdık örneği. 28 Şubat’ı, parti kapatmalarını ve siyasi yasakları kendi mağduriyeti olarak anlatan kadro yirmi yılı geride bıraktı. Bugün seçilmiş eşbaşkanların yerine kayyım atıyor. Bir zamanlar kendisine dayatılan vesayeti şimdi Kürt seçmenin iradesine giydiriyor.

Şam’da yol farklı ama varılan yer aynı. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın cihatçı geçmişini herkes biliyor. Esad, bölgedeki dengeleri yeniden kuran bir kararla gitti. Yeni dengelerde Ahmed eş-Şara daha uygun bir pozisyondaydı. Bugün o pozisyonun Kürtler için ne anlama geldiği de belli.

Şam yönetimi Kürtçeyi kararnameyle “ulusal dil” ilan etti ama anayasaya tek satır yazmadı. Kürtçe eğitim haftada üç saate indirildi. Haseke’de hakkını isteyen öğrencilere bu hafta maskeli gruplar saldırdı. Mesele yalnızca dil de değil. Binlerce insanın kanı üzerine on dört yılda kurulan Rojava, “entegrasyon” adı altında teslim edildi.

Ankara bu sürece “uyum” diyor, Şam “entegrasyon”. Kelime değişiyor, yöntem aynı kalıyor. Kürtleri eritmenin adı konmuyor, yerine daha yumuşak bir kelime bulunuyor.

İkinci kapı Sophokles. Teb’de veba vardır ve Kral Oidipus suçluyu bulacağına yemin eder. Kâhin çağırır, soruşturma açar, sürgün emri verir. Aradığı katilin kendisi olduğunu en sonda öğrenir.

Oidipus’un trajedisi yalnızca suçlu çıkması değildir. Gerçeği ararken kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalmasıdır. Kâhin Teiresias gerçeği söylediğinde ona inanmaz, suçlamayı kendisine yöneltilmiş bir komplo olarak görür. Ama soruşturmayı sürdürdükçe bütün yollar kendisine çıkar. Kralın otoritesi, ortaya çıkan gerçeği değiştiremez.

Muktedir de krizin kaynağını hep dışarıda arar. İlk adres bellidir. Kürtler her vebanın hazır failidir.

O soruşturma ise hiçbir zaman içeriye dönmez. Lider sorgulanmaz, ideoloji sorgulanmaz, parti sorgulanmaz. Partinin savunucuları soru sormaz. İdeolojiye körü körüne bağlı müritler ise sorunun kendisini ihanet sayar. Bugün bazı yapıların etrafında taraftardan çok tarikat görüyoruz. Bu kalabalığın arkasında Kürt halkının gerçek kazanımları da geleceği de kayboluyor. Kürtler görünmez oluyor, geriye yalnızca parti kalıyor.

Oysa Oidipus’un hikâyesindeki en ağır gerçek şudur: Suçun peşine düşen kral, soruşturmayı kendi kapısında durduramaz. Bugün Kürtler adına karar verenler de kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda. Bir hareketin geçmişte haklı olması, bugün aldığı her kararın doğru olduğu anlamına gelmez. Kendi yanlışını araştırmayan bir siyaset, başkasının yanlışını ne kadar anlatırsa anlatsın, gerçeğin ancak yarısını söylemiş olur.

Üçüncü kapı Kudüs. Hannah Arendt 1961’de Adolf Eichmann’ın duruşmasını izlerken karşısında bir canavar bekliyordu. Bulduğu kişi, kariyerini düşünen ve resmî yazışmaların diliyle konuşan sıradan bir memurdu. Arendt’e göre büyük kötülük çoğu zaman kinden değil, düşünmemekten beslenir.

Eichmann, milyonlarca insanın ölümüne yol açan Nazi imha mekanizmasındaki rolünü emirler, görevler ve bürokratik sorumluluklarla açıklıyordu. Kendisine verilen görevi yerine getirmişti. Kurallar vardı, üstleri vardı, kararları verenler vardı. Kendi yaptıklarının ahlaki sorumluluğunu bu düzenin içinde eritiyordu. Arendt’i sarsan da buydu. Karşısındaki adam işlediği suçların ağırlığıyla yüzleşmek yerine, görevini ne kadar düzgün yaptığını anlatabiliyordu.

Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, suçun küçük ya da sıradan olması değildi. İnsanların yaptıklarını düşünmeden, sonuçlarını sorgulamadan, bir otoritenin diliyle meşrulaştırabilmesiydi. Eichmann’ın suçlarıyla bugünün siyasal uygulamaları aynı tarihsel düzlemde değerlendirilemez. Ama Arendt’in ortaya koyduğu düşünme ve sorumluluk meselesi, iktidarın her biçimi için rahatsız edici bir sorudur: İnsan, bağlı olduğu otoritenin kararlarını hangi noktada kendi vicdanının yerine koyar?

Kayyım kararını imzalayan bürokrat kendini zalim saymaz. Anadil dersini genelgeyle daraltan memur da öyle. İkisi de yalnızca görevini yaptığını söyler.

Partisi uğruna kendi halkını göremeyen ideolojik zehirlenme de aynı sorgulama eksikliğinden beslenir. Liderini sorgulanamaz bir tapuya çeviren zihniyet de öyle. Bu zihniyet yola çıktığı asıl meseleyi zamanla unutur. Lider Kürtlerin varlığının önüne geçtiğinde bunu görmeyecek kadar körleşir. “Öcalan’ın statüsü Kürt halkının statüsüdür” ve “Öcalan’ın özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür” söylemleri de buradan doğuyor.

Bir liderin özgürlüğünü savunmakla bir halkın özgürlüğünü o liderin statüsüne bağlamak aynı şey değildir. Kürtlerin dili, kimliği, siyasal iradesi ve kolektif hakları herhangi bir kişinin kaderine indirgenemez. Arendt’in düşüncesi burada yeniden önem kazanıyor. İnsan kendi yargısını kullanmayı bıraktığında, artık kararın doğru olup olmadığını değil, kararı kimin verdiğini önemsemeye başlar. Lider söylediyse doğrudur. Parti karar verdiyse gereklidir. İtiraz eden varsa mutlaka bir hesabı vardır. Böylece siyaset, düşünmenin değil itaatin alanına dönüşür.

Buraya kadar anlattıklarımın çoğu devletlerle ilgili. Asıl rahatsız edici soru ise Kürt siyasetinin kendi evinde duruyor.

Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan ve Ankara’nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreç yaklaşık iki yıldır sürüyor. Bu sürede Kürt kimliği tek bir anayasal güvenceye kavuşmadı. Kayyımlar hâlâ belediyelerde oturuyor. Rojava’da ise aynı akıl, on dört yılın birikimini Şam’a devretti. Kürt kamuoyunda artık açıkça sorulan bir soru var. Öcalan ve Hareket Yönetimi, Kürt meselesini devletle birlikte yeniden mi tasarlıyor?

Bu soruyu soranlara gösterilen tepki de cevabın bir parçası. Sürecin diline itiraz eden gazeteciye “provokatör” deniyor, farklı düşünen aydın “işbirlikçi” ilan ediliyor. Ortada henüz bir devlet, bir bakanlık ya da bir cezaevi yokken farklı sese tahammül bu kadar azsa, yarın bunlar olduğunda ne olacağını kestirmek zor değil.

Şimdi sıra Başûr’a geldi. Kürdistan Bölgesi, dört parçada Kürtlerin statü kazandığı tek yer. Bayrağı, meclisi, Peşmergesi, bakanlıkları ve Kürtçe eğitim veren okulları var. Bu kazanım ne Ankara’nın ne Tahran’ın ne de Bağdat’ın hediyesi. Enfal’in ve Halepçe’nin bedeliyle alındı.

Son günlerde Hareket’e yakın medyada KDP’yi hedef alan dil sertleşti. Hewlêr’e de bir “entegrasyon” reçetesi yazılmak isteniyor. Aynı günlerde YNK Meclis oturumunu boykot etti, hükümetten çekildi ve paralel atamalarla tehdit etti. Bafel Talabani, KDP’ye “Siz orada ne yaparsanız biz de burada aynısını yaparız” diye seslendi.

YNK’nin bu çıkışını Kürtlerin ortak iradesi gibi sunmak, yakın tarihi unutmak demek. 16 Ekim 2017’de Kerkük’ün Irak ordusuna ve Haşdi Şabi’ye bırakıldığı geri çekilmeyi kimse unutmadı. Irak’ın o dönemki Başbakanı Haydar el-İbadi, o geri çekilmenin Bafel Talabani ile koordinasyon içinde yapıldığını yıllar sonra kendisi söyledi. Süleymaniye’nin Tahran’la kurduğu yakınlık da sır değil.

Başûr’u ikiye bölmeye dönük her adım, Kürtlerin elindeki tek statüyü zayıflatır. Bunu görmek için KDP’li olmak gerekmiyor. Hewlêr’in de hesap vermesi gereken konular var elbette. Cezaevine giren gazeteciler bunların başında geliyor. Ama eleştirmek başka, yıkmaya çalışmak başka şeydir.

Asıl soru şu. Dün zalime karşı savaşanlar, bir statü kazandıklarında bugünün mazlumlarına karşı mı savaşacak?

Benim cevabım rahatsız edici ama açık. İbn Haldun mazluma ahlaki bir dokunulmazlık vaat etmez. Kırk yıl dağda bedel ödemiş olmak, yarın masada haklı olmayı garanti etmez. Liderin sorgulanamaz hale geldiği, farklı sesin “ihanet” diye damgalandığı her yapı, mağlubun galibi taklit etmesinin bir başka örneğidir. Rengi ne olursa olsun.

Oidipus’un hikâyesi, kralın gerçeği gördüğü anda kendi gözlerini oymasıyla biter. Kürtlerin önündeki sınav bunun tersi. Kör olmadan bakabilmek.

Statü kazanılan her yerde ilk ölçü bellidir. İktidara gelen, dünkü zalimin araçlarını elinde tuttuğunda ne yapıyor? O araçları nasıl kullanıyor? Mazlumun haklılığı, tahta oturduğu gün sınanır.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER