İÇERİĞE ATLA
GÜNDEM5 DK OKUMA

Xelîl Welat: 27 Şubat Metni ve Bafıl Talabani’nin Tavrı

PAYLAŞ
Xelîl Welat: 27 Şubat Metni ve Bafıl Talabani’nin Tavrı

RastinewsÖcalan’ın yeni paradigması, Kürtlerin siyasi kazanımları ve Kürdistan’da değişen güç dengeleri

Bafıl Talabani’nin 5 Kasım 2026’da Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nden çekildiklerini açıklaması, ilk bakışta KDP ile YNK arasındaki siyasi anlaşmazlığın yeni bir aşaması gibi görülebilir. Ancak bu gelişmeyi yalnızca iki parti arasındaki iktidar mücadelesi olarak değerlendirmek eksik olur. Bugün Kürdistan’ın dört parçasında yaşanan gelişmeleri, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan tarafından açıklanan yeni siyasi paradigma ile birlikte ele almak gerekiyor.

Çünkü 27 Şubat metni, yalnızca PKK’nin silah bırakmasına yönelik bir çağrıdan ibaret değildir. Metin, Kürtlerin Ortadoğu’daki siyasi geleceğine ilişkin kapsamlı bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Asıl tartışılması gereken de budur.

27 Şubat: Silah bırakma çağrısından daha fazlası

Öcalan’ın çağrısında yer alan şu ifade özellikle dikkat çekicidir:

“Aşırı milliyetçi savruluşun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.”

Bu cümle, Kürtlerin ulusal ve siyasi taleplerinin önemli bir bölümünü doğrudan tartışmaya açmaktadır. Ayrı devlet, federasyon ve idari özerklik seçeneklerinin reddedilmesi; Kürt meselesinin mevcut devletlerin sınırları içinde, demokratikleşme ve toplumla bütünleşme temelinde çözülmesini öngören bir yaklaşımın önünü açmaktadır.

Oysa kültürel haklar ile siyasi statü aynı şey değildir. Bir halkın dilini konuşabilmesi, kültürünü yaşatabilmesi elbette önemlidir. Ancak bunlar, o halkın kendi kendini yönetme, siyasi iradesini temsil etme ve anayasal güvenceye sahip olma taleplerinin yerine geçemez.

Bu nedenle 27 Şubat metni, yalnızca silahlı mücadele yöntemini değil, Kürtlerin siyasi hedeflerinin kapsamını da yeniden tanımlamaktadır. Sorun tam da burada başlamaktadır: Silah bırakmak başka, ulusal ve siyasi haklardan vazgeçmek başkadır.

27 Şubat öncesi ve sonrası: Kazanımların bilançosu

27 Şubat öncesinde Kürtler, Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde birbirinden farklı siyasi ve kurumsal kazanımlara sahipti. Başur’da anayasal temele dayanan federal bir yapı, Rojava’da özerk kurumlar, Şengal’de yerel güvenlik yapılanması ve Bakur’da güçlü bir siyasi-toplumsal hareketlilik vardı.

27 Şubat sonrasında ise bu kazanımların geleceği giderek daha fazla tartışmalı hâle geldi.

Rojava’da 10 Mart 2025’te, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında sekiz maddelik bir anlaşma imzalandı. Anlaşmanın dördüncü maddesi, Kuzeydoğu Suriye’deki bütün sivil ve askerî kurumların, sınır kapılarının, havaalanlarının ve petrol-gaz sahalarının Suriye devletinin yönetimine entegre edilmesini öngörüyordu. Anlaşmada Kürtlerin vatandaşlık ve anayasal haklarına ilişkin güvenceler de yer alıyordu. Ancak ortaya konulan çerçeve, Rojava’da oluşmuş özerk kurumların geleceğini merkezi devletle entegrasyon sürecine bağladı.

Şengal’de de benzer bir yönelim görüldü. YBŞ güçlerinin Irak güvenlik kurumlarına katılmasıyla bölgedeki bağımsız silahlı yapılanmanın sona erdiği açıklandı. Böylece Şengal’in güvenliği üzerindeki yerel siyasi ve askerî inisiyatifin önemli ölçüde Bağdat’a devredilmesi gündeme geldi.

Başur’da ise federal yapının geleceği, KDP ile YNK arasındaki derinleşen siyasi ayrışmanın gölgesinde daha kırılgan hâle geliyor. Bakur’da da silahsızlanma ve yeni süreç tartışmaları, Kürt hareketinin siyasi hedeflerinin ne olacağı sorusunu beraberinde getiriyor.

Bütün bunları tek başına 27 Şubat çağrısının sonucu olarak göstermek doğru olmaz. Her bölgenin kendi siyasi ve uluslararası koşulları var. Ancak gelişmelerin aynı dönemde, benzer bir siyasi yönelim etrafında yaşanması, ortaya çıkan tablonun birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Öcalan’ın paradigması ve Barzani

Öcalan’ın siyasi yaklaşımı ile Barzani çizgisi arasındaki farklılık yeni değildir. Bu iki çizgi, Kürtlerin siyasi geleceği konusunda uzun yıllardır farklı stratejiler savunmaktadır.

Bir tarafta mevcut devletlerin sınırları içinde demokratik toplum ve bütünleşme fikri; diğer tarafta Kürdistan Bölgesi’nde elde edilmiş federal statünün korunması ve geliştirilmesi yaklaşımı bulunmaktadır.

Öcalan’ın geçmişteki değerlendirmelerinde Barzani ailesinin siyasi etkisine yönelik eleştiriler de bu rekabetin bir parçası olarak okunabilir. Ancak burada önemli olan kişisel rekabetten çok, iki farklı siyasi modelin karşı karşıya gelmesidir.

Kürtlerin kendi siyasi kurumlarını güçlendirmesini esas alan federal yaklaşım ile mevcut devletlerle bütünleşmeyi önceleyen yaklaşım aynı hedefe hizmet etmiyor. Bu nedenle 27 Şubat metninin Başur’daki federal yapı ve Barzani çizgisi açısından ne anlama geldiği açıkça tartışılmalıdır.

Şengal: Başur ile Rojava arasındaki stratejik bağ

Şengal meselesi yalnızca yerel güvenlik veya silahlı güçlerin geleceğiyle sınırlı değildir. Şengal, Başur ile Rojava arasındaki coğrafi ve siyasi bağlantı açısından stratejik bir konuma sahiptir.

Bu nedenle Şengal’deki güvenlik ve yönetim düzeninin Bağdat merkezli bir yapıya bağlanması, yalnızca YBŞ’nin geleceğini etkilemez. Başur ile Rojava arasındaki olası siyasi ve toplumsal dayanışma imkânlarını da sınırlandırabilir.

3 Ağustos 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırısı, bölgenin güvenliğinin ne kadar hayati olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Bugün ise Şengal’in geleceği yeniden merkezi devletin güvenlik ve yönetim mekanizmaları içinde şekilleniyor.

Burada sorulması gereken soru şudur: Şengal’deki değişim, bölgenin istikrarını mı güçlendirecek, yoksa Kürtlerin iki bölge arasındaki stratejik bağını mı zayıflatacak?

Bafıl Talabani’nin tavrı: Ulusal birlik mi, siyasi parçalanma mı?

Bafıl Talabani’nin son açıklaması bu tartışmayı daha da önemli hâle getiriyor. YNK lideri, partisinin Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nden çekildiğini ve parlamentodaki son oturumdan doğacak kararları tanımadığını açıkladı. KDP’nin tek taraflı olarak bölge başkanı, başbakan veya bakan ataması hâlinde YNK’nin de Süleymaniye’de aynı makamlar için karşılık vereceğini söyledi.

Bu açıklama, sıradan bir hükümet anlaşmazlığının ötesine geçmektedir. Çünkü söz konusu olan, Kürdistan Bölgesi’nin ortak kurumlarının geleceğidir. KDP ile YNK arasındaki siyasi rekabetin iki ayrı yönetim merkezine dönüşmesi, 1990’lı yıllarda yaşanan bölünmüş yönetim dönemini yeniden gündeme getirebilir.

Elbette Bafıl Talabani’nin açıklamasının arkasında hükümet kurma sürecindeki anlaşmazlıklar ve parlamentonun meşruiyetine ilişkin itirazlar bulunmaktadır. Ancak bu çıkışın Kürdistan Bölgesi’nin federal statüsü ve kurumsal bütünlüğü üzerindeki muhtemel sonuçları da göz ardı edilemez.

Daha önemlisi, YNK’nin PKK çizgisiyle yakınlaşması ve Rojava meselesini siyasi gündeminin merkezine yerleştirmesi, bu gelişmelerin daha geniş bir bölgesel bağlamda değerlendirilmesini gerektiriyor. Bu yakınlaşmanın hangi siyasi sonuçlara yol açacağı henüz kesin değildir. Fakat bunun KDP’yi zayıflatacak ve Başur’daki güç dengesini değiştirecek bir sürece dönüşmesi ihtimali ciddiye alınmalıdır.

Kürtler adına ulusal birlik söylemi geliştirmek başka, Kürdistan Bölgesi’nin ortak kurumlarını zayıflatacak adımlar atmak başkadır. Ulusal birlik, mevcut kazanımları tasfiye ederek değil, onları koruyup ortak bir siyasi irade altında güçlendirerek sağlanabilir.

Türkiye, İran ve Bağdat’ın ortaklaştığı nokta

Türkiye, İran ve Irak merkezi yönetiminin Kürt meselesine yaklaşımları aynı değildir. Ancak bu devletlerin, Kürtlerin bağımsız veya güçlü bir federal siyasi statü elde etmesine mesafeli durdukları alanlar bulunmaktadır.

Bu nedenle Kürtlerin mevcut siyasi kazanımlarının zayıflaması, farklı devletlerin farklı gerekçelerle çıkarlarına hizmet edebilir. Bu durum, aralarında mutlaka ortak bir plan veya koordinasyon bulunduğu anlamına gelmez. Fakat sonuçların hangi güç dengelerini değiştireceğini sorgulamak gerekir.

Türkiye’nin YNK ile ilişkilerini geliştirmesi, İran’ın Süleymaniye üzerindeki etkisi ve Bağdat’ın Kürdistan Bölgesi’nin yetkilerini genişletmeye mesafeli yaklaşımı birlikte düşünüldüğünde, KDP’nin ve federal yapının karşı karşıya olduğu baskı daha iyi anlaşılabilir.

Burada temel mesele, herhangi bir siyasi aktörün kiminle görüştüğü değil; bu ilişkilerin Kürtlerin ortak siyasi kazanımlarına nasıl yansıdığıdır.

Sonuç: Silahsızlanma, siyasi haklardan vazgeçmek değildir

Bugün Kürtlerin önünde duran temel soru, silahlı mücadelenin sona erip ermeyeceğinden ibaret değildir. Asıl soru, silahlı mücadelenin sona ermesiyle birlikte Kürtlerin hangi siyasi haklara sahip olacağıdır.

Barış, silahların susmasıyla başlar; ancak kalıcı olması için siyasi eşitlik, anayasal güvence ve halkın kendi geleceği hakkında söz sahibi olması gerekir.

27 Şubat metninin tartışılması gereken yönü de budur. Kürtlerin yıllar içinde elde ettiği siyasi ve kurumsal kazanımların geleceği, yalnızca silah bırakma ve mevcut devletlerle bütünleşme başlıklarına indirgenemez.

Kürtlerin ihtiyacı, başka devletlerin demokratikleşmesi içerisinde erimek değil; kendi kimlikleriyle, kendi siyasi iradeleriyle ve anayasal güvencelerle eşit bir halk olarak var olmaktır.

Silah bırakmak, siyasi iradeden vazgeçmek anlamına gelmemelidir. 27 Şubat’ın asıl tartışılması gereken yönü de tam olarak budur.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER

    Xelîl Welat: 27 Şubat Metni ve Bafıl Talabani’nin Tavrı — Rastinews