Şahap Eraslan: Benim Dedem Sadrazamdı, biz asil bir aileyiz

RastinewsBirkaç yazıyı bu kez konu ağırlıklı değil, daha çok çağrışımlarla hazırladım. Galiba uzun okumalardan biraz sıkıldım. Biraz hafiflik…
Doğayla insanın hâlleri arasında tuhaf bir zıtlık var. İnsan, yazın üzerindekileri çıkarır; kışın ise sıkı sıkıya giyinip sarınır. Bitkilerse sanki tersini yapar: Kışın soyunur, baharla birlikte yeniden giyinmeye başlar; yaza yapraklarıyla, çiçekleriyle, renkleriyle kuşanmış olarak girerler.
Yazılarımla ilgili bana en sık yöneltilen eleştirilerden biri, fazla uzun olmaları. Bu konuda haklılar. Bir diğer haklı eleştiri de dağınık yazdığım. Fark etmişsinizdir; yazılarımın bir ekseni oluyor ama o eksenin etrafında sürekli yan sokaklara sapıyorum. Çağrışımlar beni bir yerden başka bir yere götürüyor. Bir konudan söz ederken, o konunun çağırdığı başka düşüncelere de uğruyorum.
Belki de bunun nedeni, yazma biçimimin çalışma biçimimden çok farklı olmaması. Ben ne yazarken ne de terapi yaparken önceden belirlenmiş bir güzergâh izliyorum. Okul kompozisyonları gibi; önce giriş, sonra birinci bölüm, ikinci bölüm, sonuç… Ben böyle çalışmıyorum. Terapide de her görüşmeye, sanki gönlümün kapılarını açarak giriyorum. Yolculuğun nereye varacağını çoğu zaman ben de bilmiyorum. Elbette kuramsal bilgim, deneyimim ve yön duygum oluyor; ama sürecin kendisini yalnızca ben belirlemiyorum. Hastam da belirliyor. Daha doğrusu, ikimizin arasında kurulan ilişki belirliyor. Çoğu zaman ikimizin de önceden hesap edemediği bir yol açılıyor.
Psikoanalitik süreci hep aynı metaforla anlatıyorum: Hastamla birlikte denize dalıyoruz. Birbirimizin elini tutuyoruz ve suyun altına iniyoruz. Nereden çıkacağımızı ne ben biliyorum ne de o. Bildiğim tek şey, birlikte yeniden suyun yüzüne çıkmak için elimden gelen her şeyi yapacağımdır. O yolculuğun yönünü akıntı belirliyor, dalga belirliyor, hava belirliyor; bazen de denizin dibinde karşılaştığımız ve dikkatimizi çeken bir ayrıntı. Yazılarım da böyle oluşuyor. Bir yazıya başlarken nerede biteceğini, kaç sayfa süreceğini ya da beni hangi düşüncelere götüreceğini bilmiyorum. Yazı, benim için önceden planlanmış bir ürün olmuyor; bir keşif, bir deneyim ve bir yolculuk oluyor.
Bu yüzden yazılarımı kısaltmamı, daha doğrusal ve daha düzenli yazmamı isteyenler oluyor. Onları anlıyorum. Ama bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Çünkü mesele yalnızca bir tercih değil; benim düşünme ve yazma biçimim bu. Yazarken yolu önceden çizmiyorum, yürüdükçe yol açılıyor.
Kenan Evren, Özel, Erdoğan mucizesi…
Faşist rejimler ve otoriter sistemler, kendilerini yalnızca ideolojileriyle değil, yarattıkları görsel ihtişamla da kabul ettirmeye çalışır. Otoyollar, köprüler, havaalanları, devasa meydanlar, anıtsal kamu binaları ve saraylar bu rejimlerin en güçlü propaganda araçları arasında yer alır. Çünkü büyüklük, güç, muhteşemlik ve düzen duygusu en kolay biçimde mimari üzerinden görünür hâle gelir.
Hitler Almanya’sı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Nazi propagandası, Otoban projelerini, anıtsal mimariyi ve şehirlerin yeniden düzenlenmesini rejimin üstünlüğünün kanıtı olarak sunar. İnsanlar yalnızca bir yol ya da bina görmez; aynı zamanda karşılarında “güçlü devlet” imgesini bulur. Faşizm, mimariyi ve teknolojiyi psikolojik bir etki yaratmanın aracına dönüştürür.
Ancak Hitler’in iktidara gelişini yalnızca propaganda üzerinden açıklamak yeterli değildir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın yaşadığı ağır yenilgi, ekonomik yıkım ve ulusal aşağılanma, toplumda derin bir değersizlik ve yenilmişlik duygusu yaratır. Faşizm tam da bu ruh hâline seslenir. Alman toplumuna yalnızca ekonomik bir toparlanma değil, kaybedilmiş onurun ve büyüklüğün geri kazanılacağı vaadini sunar. Bu nedenle Hitler’in vaat ettiği “Büyük Almanya”, yalnızca siyasal bir proje değil, aynı zamanda aşağılanmış bir toplumun narsistik yarasını onarma vaadidir.
Benzer bir psikolojik dinamik, bugün dünyanın başka bölgelerinde de görülebilir. Özellikle bazı Orta Doğu ülkelerinde ve Müslüman toplumlarda, Batı’nın teknolojik, bilimsel ve ekonomik üstünlüğü karşısında hissedilen geri kalmışlık, önemli bir toplumsal yaraya dönüşür. Burada söz konusu olan yalnızca ekonomik ya da teknolojik bir fark değildir. Tarihsel yenilgilerin, güç kaybının ve siyasal etkisizliğin ürettiği kolektif bir aşağılanma ve yetersizlik duygusu da bu yaraya eşlik eder.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı büyük ölçüde art arda gelen askerî ve siyasal yenilgilerle şekillenir. İmparatorluğun çözülmesi, Balkan Savaşları, toprak kayıpları ve nihayet çöküş, kolektif bellekte yalnızca bir devletin yıkılışı olarak değil; ihtişamın kaybı, gerileme, çürüme, dağılma ve güçsüzleşme deneyimi olarak da yer eder.
Özellikle Balkan Savaşları, uzun süre yenilmez kabul edilen büyük bir imparatorluğun, kendisinden çok daha küçük devletler karşısında ağır yenilgiler yaşamasının simgesine dönüşür. Bu, adeta Davut’un Golyat’ı, yani Osmanlı’yı yenmesi gibidir.
Bu nedenle Osmanlı’yı yeniden yüceltme söylemi yalnızca tarihsel bir nostalji değildir. Kaybedilmiş büyüklüğü ve üstünlüğü geri kazanma, eski ihtişama dönme ve dünyada yeniden belirleyici bir güç olma arzusunu da içerir. Tıpkı Amerikan rüyasının “garsonluktan milyonerliğe” uzanan yükseliş hikâyesi gibi, burada da kolektif ölçekte kurulmuş bir yükseliş fantezisi vardır: Yoksulluktan imparatorluğa, yenilgiden mutlak zafere, sıradanlıktan tarihsel ihtişama uzanan bir anlatı.
Geriye dönük narsizm… Geçmişle övünme ve faşizm…
Biraz kışkırtıcı ama “benim dedem sadrazamdı” sözü de bir ruhsal dünyanın gündelik hayattaki küçük ama anlamlı örneklerinden birine işaret eder. İnsan, gerçek dedesini, atasını, aile tarihini ve kendi sıradan kökenini reddederek kendisine seçkin, soylu ve üstün bir ata seçer. Aslında bu öz dedeler yapılan sembolik bir saldırıdır. Beğenilmeyen öz dedeler yerine seçilmiş dedeler. Osmanlı padişahları, paşaları ve saray mensupları, hayali bir aile geçmişinin figürlerine dönüşür.
Mark Terkessidis, mart ayında yayımlanan Gewalt am Denken. Wann beginnt Faschismus? 2026, (Düşünceye Uygulanan Şiddet: Faşizm Ne Zaman Başlar?) adlı kitabında “geriye dönük narsisizm” olarak tanımlanabilecek bir olgudan söz eder. İnsanlar, içinden geldikleri toplumun ve kültürün geçmişindeki sorunlarla, yenilgilerle ve işlenen suçlarla yüzleşmek yerine geçmişi idealize etmeye yönelirler. Atalarını yüceltir, onların büyüklüğüyle övünür ve bu hayalî ihtişam üzerinden kendilerine narsistik bir değer kazandırmaya çalışırlar.
Osmanlı’yla özdeşleşme de çoğu zaman böyle seçici bir özdeşleşmedir. İnsanlar Osmanlı’nın bütünüyle değil, onun ihtişamlı, muzaffer ve kudretli olduğu düşünülen yüzüyle özdeşleşirler. “Muhteşem” Süleyman, Fatih Sultan Mehmet, fetihler, saraylar ve imparatorluğun genişliği öne çıkarılır. Buna karşılık Osmanlı’nın karanlık ve rahatsız edici yüzü görünmez hâle getirilir: iktidar uğruna öldürülen kardeşler, boğdurulan çocuklar, evlatlarını öldürten hükümdarlar, çocuk yaşta tahta çıkarılan padişahlar, saray içindeki entrikalar, şiddet ve delilik hikâyeleri pek konuşulmaz. Yavuz Sultan Selim’in zulmü, iktidarının acımasızlığı ve Alevilere yönelik uygulanan şiddet de bu yüceltilmiş tarih anlatısında kendisine çoğu zaman yer bulmaz. Tarih, böylece bütün çelişkileriyle ele alınmak yerine, yalnızca övünmeye elverişli kişiler ve olaylar seçilerek yeniden kurulmuş olur.
Dolayısıyla geçmişe yönelik bu narsistik yatırım, geçmişin tamamına değil, övünmeye elverişli görülen seçilmiş parçalara yönelir. Burada da bir tür seçkincilik işler: Tarihten gurur duyulabilecek kişiler, olaylar ve imgeler ayıklanır; utanç, suçluluk, yenilgi ve şiddet içeren unsurlar ise dışarıda bırakılır. Böylece tarih, karmaşık ve çelişkili bir gerçeklik olmaktan çıkar; bugünkü kırılgan benliği besleyen idealize edilmiş bir kahramanlık anlatısına dönüşür.
Reenkarnasyona inanan bazı kişilerin geçmiş yaşamlarında kendilerini sıradan insanlar olarak değil, kral, kraliçe, komutan ya da soylu olarak hayal etmeleri de benzer bir dinamiğe işaret eder. Neredeyse hiç kimse geçmiş yaşamında yoksul bir köylü, sıradan bir işçi ya da isimsiz bir insan olduğunu düşünmez. Yani çoğu insan geçmişinde çekirge, eşek falan değildir… Geçmiş de bugün gibi narsistik ihtiyaçlara göre yeniden kurulur. Bu, yoksulluktan, sıradanlıktan ve önemsizlik duygusundan narsistik bir kaçıştır.
Otoriter hareketler ve diktatörlükler tam da bu psikolojik zeminden beslenir. Toplumun yaşadığı değersizlik, aşağılanma ve güç kaybı duygusunu; “Yeniden büyük olacağız”, “Eski ihtişamımıza döneceğiz”, “Dünyaya yeniden hükmedeceğiz” gibi sloganlarla kolektif bir büyüklük fantezisine dönüştürür. Böylece bireyin kendi yaşamında telafi edemediği eksiklik duygusu, ulusun hayal edilen görkemi içinde giderilmeye çalışılır.
Psikoanalitik açıdan bu süreç, bir tür narsistik telafi, kolektif omnipotans fantezisi ya da yaralanmış kolektif benliğin restorasyonu olarak düşünülebilir. Geçmişte yaşanan yenilgi, güçsüzlük ve aşağılanma duygusu doğrudan işlenmez. Bunların üzeri mutlak güç, üstünlük, fetih ve hükmetme hayalleriyle örtülür.
Oysa teknolojik gelişmelerin kendisi herhangi bir siyasal rejimin benzersiz ürünü değildir. Telefonun yaygınlaşması, havayolu ulaşımının gelişmesi, otoyolların yapılması, renkli televizyonun ya da internetin gündelik hayatın parçası hâline gelmesi, bütün dünyanın yaşadığı tarihsel dönüşümlerdir.
Bugün Kenya’da da Kosova’da da Hindistan’da da Afganistan’da da insanlar cep telefonu kullanır; birçok ülkede yeni otoyollar, köprüler ve havaalanları inşa edilir. Bunlar küresel ekonomik ve teknolojik gelişmenin parçalarıdır. Kapitalizmin tüketimi yaygınlaşması bizde kişilerin başarısı sayılır. Türkiye’de renkli televizyonun Kenan Evren’in, çok kanallı televizyon yayınlarının ise Turgut Özal’ın başarı hanesine yazılması bu yanılsamanın tipik örnekleridir. Faşist ve otoriter siyaset, dünyanın zaten yaşadığı ortak dönüşümü kendi rejiminin benzersiz başarısı olarak sunar. Küresel tarihsel süreçler tek bir liderin ya da tek bir iktidarın başarısına indirgenir. Vatandaş da gündelik hayatında karşılaştığı her yeniliği rejime borçlu olduğu duygusuna kapılır. Yani küresel gelişmelerden ötürü reisine minnet borçlanır.
Ancak faşizmin asıl gücü yalnızca yol yapmakta, köprü kurmakta ya da devasa binalar inşa etmekte değildir. Asıl güç, bu yapıların insanlar üzerinde yarattığı psikolojik etkide yatar. Çünkü devasa binalar yalnızca devletin büyüklüğünü göstermez; aynı zamanda bireye ne kadar küçük olduğunu da hissettirir. İnsan, ölçüsüz büyüklükteki bir yapının önünde kendi bedensel sınırlılığı, faniliği ve güçsüzlüğüyle karşılaşır. Mimari burada yalnızca hayranlık uyandırmaz; aynı zamanda Birkaç yazıyı bu kez konu ağırlıklı değil, daha çok çağrışımlarla hazırladım. Galiba uzun okumalardan biraz sıkıldım. Biraz hafiflik…
Doğayla insanın hâlleri arasında tuhaf bir zıtlık var. İnsan, yazın üzerindekileri çıkarır; kışın ise sıkı sıkıya giyinip sarınır. Bitkilerse sanki tersini yapar: Kışın soyunur, baharla birlikte yeniden giyinmeye başlar; yaza yapraklarıyla, çiçekleriyle, renkleriyle kuşanmış olarak girerler.
Yazılarımla ilgili bana en sık yöneltilen eleştirilerden biri, fazla uzun olmaları. Bu konuda haklılar. Bir diğer haklı eleştiri de dağınık yazdığım. Fark etmişsinizdir; yazılarımın bir ekseni oluyor ama o eksenin etrafında sürekli yan sokaklara sapıyorum. Çağrışımlar beni bir yerden başka bir yere götürüyor. Bir konudan söz ederken, o konunun çağırdığı başka düşüncelere de uğruyorum.
Belki de bunun nedeni, yazma biçimimin çalışma biçimimden çok farklı olmaması. Ben ne yazarken ne de terapi yaparken önceden belirlenmiş bir güzergâh izliyorum. Okul kompozisyonları gibi; önce giriş, sonra birinci bölüm, ikinci bölüm, sonuç… Ben böyle çalışmıyorum. Terapide de her görüşmeye, sanki gönlümün kapılarını açarak giriyorum. Yolculuğun nereye varacağını çoğu zaman ben de bilmiyorum. Elbette kuramsal bilgim, deneyimim ve yön duygum oluyor; ama sürecin kendisini yalnızca ben belirlemiyorum. Hastam da belirliyor. Daha doğrusu, ikimizin arasında kurulan ilişki belirliyor. Çoğu zaman ikimizin de önceden hesap edemediği bir yol açılıyor.
Psikoanalitik süreci hep aynı metaforla anlatıyorum: Hastamla birlikte denize dalıyoruz. Birbirimizin elini tutuyoruz ve suyun altına iniyoruz. Nereden çıkacağımızı ne ben biliyorum ne de o. Bildiğim tek şey, birlikte yeniden suyun yüzüne çıkmak için elimden gelen her şeyi yapacağımdır. O yolculuğun yönünü akıntı belirliyor, dalga belirliyor, hava belirliyor; bazen de denizin dibinde karşılaştığımız ve dikkatimizi çeken bir ayrıntı. Yazılarım da böyle oluşuyor. Bir yazıya başlarken nerede biteceğini, kaç sayfa süreceğini ya da beni hangi düşüncelere götüreceğini bilmiyorum. Yazı, benim için önceden planlanmış bir ürün olmuyor; bir keşif, bir deneyim ve bir yolculuk oluyor.
Bu yüzden yazılarımı kısaltmamı, daha doğrusal ve daha düzenli yazmamı isteyenler oluyor. Onları anlıyorum. Ama bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Çünkü mesele yalnızca bir tercih değil; benim düşünme ve yazma biçimim bu. Yazarken yolu önceden çizmiyorum, yürüdükçe yol açılıyor.
Kenan Evren, Özel, Erdoğan mucizesi…
Faşist rejimler ve otoriter sistemler, kendilerini yalnızca ideolojileriyle değil, yarattıkları görsel ihtişamla da kabul ettirmeye çalışır. Otoyollar, köprüler, havaalanları, devasa meydanlar, anıtsal kamu binaları ve saraylar bu rejimlerin en güçlü propaganda araçları arasında yer alır. Çünkü büyüklük, güç, muhteşemlik ve düzen duygusu en kolay biçimde mimari üzerinden görünür hâle gelir.
Hitler Almanya’sı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Nazi propagandası, Otoban projelerini, anıtsal mimariyi ve şehirlerin yeniden düzenlenmesini rejimin üstünlüğünün kanıtı olarak sunar. İnsanlar yalnızca bir yol ya da bina görmez; aynı zamanda karşılarında “güçlü devlet” imgesini bulur. Faşizm, mimariyi ve teknolojiyi psikolojik bir etki yaratmanın aracına dönüştürür.
Ancak Hitler’in iktidara gelişini yalnızca propaganda üzerinden açıklamak yeterli değildir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın yaşadığı ağır yenilgi, ekonomik yıkım ve ulusal aşağılanma, toplumda derin bir değersizlik ve yenilmişlik duygusu yaratır. Faşizm tam da bu ruh hâline seslenir. Alman toplumuna yalnızca ekonomik bir toparlanma değil, kaybedilmiş onurun ve büyüklüğün geri kazanılacağı vaadini sunar. Bu nedenle Hitler’in vaat ettiği “Büyük Almanya”, yalnızca siyasal bir proje değil, aynı zamanda aşağılanmış bir toplumun narsistik yarasını onarma vaadidir.
Benzer bir psikolojik dinamik, bugün dünyanın başka bölgelerinde de görülebilir. Özellikle bazı Orta Doğu ülkelerinde ve Müslüman toplumlarda, Batı’nın teknolojik, bilimsel ve ekonomik üstünlüğü karşısında hissedilen geri kalmışlık, önemli bir toplumsal yaraya dönüşür. Burada söz konusu olan yalnızca ekonomik ya da teknolojik bir fark değildir. Tarihsel yenilgilerin, güç kaybının ve siyasal etkisizliğin ürettiği kolektif bir aşağılanma ve yetersizlik duygusu da bu yaraya eşlik eder.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı büyük ölçüde art arda gelen askerî ve siyasal yenilgilerle şekillenir. İmparatorluğun çözülmesi, Balkan Savaşları, toprak kayıpları ve nihayet çöküş, kolektif bellekte yalnızca bir devletin yıkılışı olarak değil; ihtişamın kaybı, gerileme, çürüme, dağılma ve güçsüzleşme deneyimi olarak da yer eder.
Özellikle Balkan Savaşları, uzun süre yenilmez kabul edilen büyük bir imparatorluğun, kendisinden çok daha küçük devletler karşısında ağır yenilgiler yaşamasının simgesine dönüşür. Bu, adeta Davut’un Golyat’ı, yani Osmanlı’yı yenmesi gibidir.
Bu nedenle Osmanlı’yı yeniden yüceltme söylemi yalnızca tarihsel bir nostalji değildir. Kaybedilmiş büyüklüğü ve üstünlüğü geri kazanma, eski ihtişama dönme ve dünyada yeniden belirleyici bir güç olma arzusunu da içerir. Tıpkı Amerikan rüyasının “garsonluktan milyonerliğe” uzanan yükseliş hikâyesi gibi, burada da kolektif ölçekte kurulmuş bir yükseliş fantezisi vardır: Yoksulluktan imparatorluğa, yenilgiden mutlak zafere, sıradanlıktan tarihsel ihtişama uzanan bir anlatı.
Geriye dönük narsizm… Geçmişle övünme ve faşizm…
Biraz kışkırtıcı ama “benim dedem sadrazamdı” sözü de bir ruhsal dünyanın gündelik hayattaki küçük ama anlamlı örneklerinden birine işaret eder. İnsan, gerçek dedesini, atasını, aile tarihini ve kendi sıradan kökenini reddederek kendisine seçkin, soylu ve üstün bir ata seçer. Aslında bu öz dedeler yapılan sembolik bir saldırıdır. Beğenilmeyen öz dedeler yerine seçilmiş dedeler. Osmanlı padişahları, paşaları ve saray mensupları, hayali bir aile geçmişinin figürlerine dönüşür.
Mark Terkessidis, mart ayında yayımlanan Gewalt am Denken. Wann beginnt Faschismus? 2026, (Düşünceye Uygulanan Şiddet: Faşizm Ne Zaman Başlar?) adlı kitabında “geriye dönük narsisizm” olarak tanımlanabilecek bir olgudan söz eder. İnsanlar, içinden geldikleri toplumun ve kültürün geçmişindeki sorunlarla, yenilgilerle ve işlenen suçlarla yüzleşmek yerine geçmişi idealize etmeye yönelirler. Atalarını yüceltir, onların büyüklüğüyle övünür ve bu hayalî ihtişam üzerinden kendilerine narsistik bir değer kazandırmaya çalışırlar.
Osmanlı’yla özdeşleşme de çoğu zaman böyle seçici bir özdeşleşmedir. İnsanlar Osmanlı’nın bütünüyle değil, onun ihtişamlı, muzaffer ve kudretli olduğu düşünülen yüzüyle özdeşleşirler. “Muhteşem” Süleyman, Fatih Sultan Mehmet, fetihler, saraylar ve imparatorluğun genişliği öne çıkarılır. Buna karşılık Osmanlı’nın karanlık ve rahatsız edici yüzü görünmez hâle getirilir: iktidar uğruna öldürülen kardeşler, boğdurulan çocuklar, evlatlarını öldürten hükümdarlar, çocuk yaşta tahta çıkarılan padişahlar, saray içindeki entrikalar, şiddet ve delilik hikâyeleri pek konuşulmaz. Yavuz Sultan Selim’in zulmü, iktidarının acımasızlığı ve Alevilere yönelik uygulanan şiddet de bu yüceltilmiş tarih anlatısında kendisine çoğu zaman yer bulmaz. Tarih, böylece bütün çelişkileriyle ele alınmak yerine, yalnızca övünmeye elverişli kişiler ve olaylar seçilerek yeniden kurulmuş olur.
Dolayısıyla geçmişe yönelik bu narsistik yatırım, geçmişin tamamına değil, övünmeye elverişli görülen seçilmiş parçalara yönelir. Burada da bir tür seçkincilik işler: Tarihten gurur duyulabilecek kişiler, olaylar ve imgeler ayıklanır; utanç, suçluluk, yenilgi ve şiddet içeren unsurlar ise dışarıda bırakılır. Böylece tarih, karmaşık ve çelişkili bir gerçeklik olmaktan çıkar; bugünkü kırılgan benliği besleyen idealize edilmiş bir kahramanlık anlatısına dönüşür.
Reenkarnasyona inanan bazı kişilerin geçmiş yaşamlarında kendilerini sıradan insanlar olarak değil, kral, kraliçe, komutan ya da soylu olarak hayal etmeleri de benzer bir dinamiğe işaret eder. Neredeyse hiç kimse geçmiş yaşamında yoksul bir köylü, sıradan bir işçi ya da isimsiz bir insan olduğunu düşünmez. Yani çoğu insan geçmişinde çekirge, eşek falan değildir… Geçmiş de bugün gibi narsistik ihtiyaçlara göre yeniden kurulur. Bu, yoksulluktan, sıradanlıktan ve önemsizlik duygusundan narsistik bir kaçıştır.
Otoriter hareketler ve diktatörlükler tam da bu psikolojik zeminden beslenir. Toplumun yaşadığı değersizlik, aşağılanma ve güç kaybı duygusunu; “Yeniden büyük olacağız”, “Eski ihtişamımıza döneceğiz”, “Dünyaya yeniden hükmedeceğiz” gibi sloganlarla kolektif bir büyüklük fantezisine dönüştürür. Böylece bireyin kendi yaşamında telafi edemediği eksiklik duygusu, ulusun hayal edilen görkemi içinde giderilmeye çalışılır.
Psikoanalitik açıdan bu süreç, bir tür narsistik telafi, kolektif omnipotans fantezisi ya da yaralanmış kolektif benliğin restorasyonu olarak düşünülebilir. Geçmişte yaşanan yenilgi, güçsüzlük ve aşağılanma duygusu doğrudan işlenmez. Bunların üzeri mutlak güç, üstünlük, fetih ve hükmetme hayalleriyle örtülür.
Oysa teknolojik gelişmelerin kendisi herhangi bir siyasal rejimin benzersiz ürünü değildir. Telefonun yaygınlaşması, havayolu ulaşımının gelişmesi, otoyolların yapılması, renkli televizyonun ya da internetin gündelik hayatın parçası hâline gelmesi, bütün dünyanın yaşadığı tarihsel dönüşümlerdir.
Bugün Kenya’da da Kosova’da da Hindistan’da da Afganistan’da da insanlar cep telefonu kullanır; birçok ülkede yeni otoyollar, köprüler ve havaalanları inşa edilir. Bunlar küresel ekonomik ve teknolojik gelişmenin parçalarıdır. Kapitalizmin tüketimi yaygınlaşması bizde kişilerin başarısı sayılır. Türkiye’de renkli televizyonun Kenan Evren’in, çok kanallı televizyon yayınlarının ise Turgut Özal’ın başarı hanesine yazılması bu yanılsamanın tipik örnekleridir. Faşist ve otoriter siyaset, dünyanın zaten yaşadığı ortak dönüşümü kendi rejiminin benzersiz başarısı olarak sunar. Küresel tarihsel süreçler tek bir liderin ya da tek bir iktidarın başarısına indirgenir. Vatandaş da gündelik hayatında karşılaştığı her yeniliği rejime borçlu olduğu duygusuna kapılır. Yani küresel gelişmelerden ötürü reisine minnet borçlanır.
Ancak faşizmin asıl gücü yalnızca yol yapmakta, köprü kurmakta ya da devasa binalar inşa etmekte değildir. Asıl güç, bu yapıların insanlar üzerinde yarattığı psikolojik etkide yatar. Çünkü devasa binalar yalnızca devletin büyüklüğünü göstermez; aynı zamanda bireye ne kadar küçük olduğunu da hissettirir. İnsan, ölçüsüz büyüklükteki bir yapının önünde kendi bedensel sınırlılığı, faniliği ve güçsüzlüğüyle karşılaşır. Mimari burada yalnızca hayranlık uyandırmaz; aynı zamanda küçülme, ezilme ve yetersizlik duygusu da üretir.
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
