Şahap Eraslan: Beni en çok annem öldürdü

RastinewsSevgi Bağı mı, Bağımlılık mı?
Annem beni görünmez bir zincirle yanında tutuyordu. Ben ancak onun zinciri gevşettiği kadar uzağa gidebiliyordum. Annem bu zincire sevgi bağı diyordu. Oysa bağ ile bağımlılık aynı şey değildir. Bağ, iki insanın birbirlerinden ayrı kişiler olarak ilişki kurabilmesini mümkün kılar. Bağımlılıkta ise ayrılık, ilişkinin sona ermesi ya da kişinin varoluşunun tehdit edilmesi gibi yaşanabilir. Anne ile çocuk arasındaki ilişkinin başlangıcında bağımlılık kaçınılmazdır. Bebek annesine ya da bakımını üstlenen kişiye bağımlıdır. Kendi başına yaşayamaz. Ancak gelişim, bu bağımlılığın giderek dönüşmesini gerektirir. Çocuk kendi başına yürümeye, konuşmaya, düşünmeye, karar vermeye ve yaşamaya başlar. Annenin görevi yalnızca çocuğu kendisine bağlamak değil, onun kendisinden ayrılabilmesine de olanak tanımaktır. Bu ayrılık sevgisizlik değildir. Çocuk annesinden uzaklaşırken onu sevmeyi sürdürebilir. Anne de çocuğunu yanında tutmadan sevebilir. Fakat bağ ile bağımlılığın birbirine karıştırıldığı ilişkilerde uzaklaşmak suçluluk yaratır. Çocuk kendi hayatını yaşamaya başladığında anne terk edildiğini düşünebilir.
Anne acı çektiğinde çocuk kendisini sorumlu hissedebilir. Böylece çocuğun bağımsızlığı annenin acısına, annenin acısı da çocuğun suçluluğuna dönüşür. Bu suçluluk çocuğu yeniden anneye bağlar. Çocuk kendi isteklerinden vazgeçerek anneyi rahatlatmaya çalışır.
Anne rahatladıkça çocuk iyi bir evlat olduğunu hisseder. Bu durumda çocuğun kendisinden vazgeçmesi sevginin kanıtına dönüşür. İşte hayırlı evlat tasarımının en sorunlu yanlarından biri bu. Hayırlı evlat olmak, anne ve babaya hayır diyememek anlamına gelebilir.
Çocuk kendi isteklerini savunduğunda nankör, uzaklaştığında vefasız, farklı düşündüğünde saygısız sayılabilir. Böylece sevgi, çocuğun bağımsızlığının önünde bir engel hâline gelir.
Oysa bir insanı sevmek, onun kendimizden farklı olmasına katlanabilmeyi de gerektirir.
Çocuğu sevmek, onun bizim hayatımızın devamı olmadığını kabul etmektir. Çocuğun kendi hayatını kurması, anne ve babanın hayatını reddetmesi anlamına gelmez. Büyümek biraz da ayrılmaktır. Ayrılmak ise her zaman terk etmek değildir.
Her çocuk biraz da duygusal rehinedir
Bu bağın insanın hayatını nasıl düzenlediğini klinik çalışmamda da görüyorum. Hastalarımdan biri uzun süredir yaşadığı şehirde iş arıyor, fakat bulamıyordu. Sonunda başka bir ülkede, bir üniversitede bir dönemliğine ders vereceği bir görev buldu. Uzun süre işsiz kaldıktan sonra böyle bir olanakla karşılaşmak kuşkusuz sevindiriciydi. Ancak onun zihninde ilk sırayı maaşı, üniversitenin olanakları, orada nasıl yaşayacağı ya da tanıdıklarının bulunup bulunmadığı almıyordu. Öncelikle öğrenmek istediği, kalacağı yerden Türkiye’ye doğrudan uçup uçamayacağı ve kaç saatte dönebileceğiydi. Daha gitmeden dönüşün hesabını yapıyordu. Yeni bir hayatın imkânını düşünürken anne babasına ne kadar sürede ulaşabileceğini de hesaplamak zorundaydı sanki. Burada yalnızca bir ulaşım meselesi yoktu. Mesafenin içinde sorumluluk, kaygı ve gerektiğinde orada olamamanın suçluluğu da vardı.
İnsan bazen bağımsızlaşmak için uzaklara gider. Fakat coğrafi uzaklık, duygusal bağın gevşemesini sağlamayabilir; tersine, anne babaya ilişkin kaygıyı ve sorumluluk duygusunu yoğunlaştırabilir. İnsan başka bir ülkede kendi hayatını kurarken zihninde sürekli eve dönmeye hazır bekleyebilir. Bedeni uzaklaşır, ama hayatını düzenleyen yükümlülükler onunla gelir. Kimse zorlamaz ama yine de biraz rehinedir… Üstelik bu yükümlülüğü her zaman anne ya da baba açıkça dile getirmez. Bazen onların dolaylı beklentileri, bazen de toplumun “iyi evlat” tanımı çocuğun içinde konuşur. Anne babaya yaşlılıklarında bakmak, onların yanında olmak, hastalandıklarında yetişmek, çocuğun sevgisinin ve ahlakının ölçüsü hâline gelebilir. “Hasta yatağında bir bardak su verecek kimsenin olması” dileği, çocuğun gelecekteki hayatı üzerinde sessiz bir hak iddiasına dönüşebilir.
Anne babanın bakıma ihtiyaç duyması ve çocuğun onlara destek olmak istemesi anlaşılırdır. Fakat bu destek, kişinin kendi hayatını nerede ve nasıl kurabileceğini belirleyen, sınırları konuşulamayan bir göreve dönüştüğünde insan kendisini rehine hissedebilir. Gitmek mümkün olur; gittiği yerde kendisine ait bir hayatı suçluluk duymadan yaşamak güçleşir.
Böyle bir kültürel beklenti içinde insanın ne kadar uzağa gidebileceği, bir bakıma ne kadar çabuk geri dönebileceğiyle belirlenir. Daha yola çıkarken dönüş süresini hesaplar. Kendi geleceğine doğru attığı adımın yanında şu soru da yürür: İhtiyaç duyduklarında annemin, babamın yanında olabilecek miyim?
Sevgi Terörü ve Özgürleşmek
Annemin kaygılarını azaltmak için özgürlüğümden vazgeçiyordum. Uzaklara gitmemek, akşam karanlık basmadan evde olmak, yolculukları sınırlamak, annemi üzmemek… Bunlar benim kendi hayatımı düzenleyen kurallara dönüşüyordu. Oysa annemin korkularının sorumlusu ben değildim. Annemin zihninde düşen uçakların pilotu ben değildim. Kaza yapan otobüsleri ben kullanmıyordum. Kaçırılmamın, öldürülmemin, parçalanmamın senaryolarını ben yazmıyordum. Ama bu senaryoların bedelini ben ödüyordum. Annemin hayalinde yaşanan felaketler, benim gerçek hayatımda sınırlamalara dönüşüyordu. Annemin gözyaşları, benim suçluluğum oluyordu. Annemin kaygısı, benim sorumluluğuma dönüşüyordu. Ferenczi’nin sözünü ettiği acının terörünü hatırlatan bir ilişkiydi bu. Bizimki ise sevginin terörüydü. Burada terör sözcüğünü annenin bilinçli olarak çocuğa kötülük yapmak istemesi anlamında kullanmıyorum. Sevgi adına kurulan bir ilişkide, bir insanın acısının başka bir insanın özgürlüğünü belirleyen güce dönüşmesini anlatmaya çalışıyorum. Annenin acısı çocuğun üzerinde bir baskı oluşturabilir. Çocuk, anneyi üzmemek için kendi isteklerinden vazgeçebilir. Bu vazgeçiş zamanla ahlaki bir değere dönüşebilir. Çocuk kendisinden vazgeçtiği ölçüde iyi, itaat ettiği ölçüde hayırlı, bağımsızlığını sınırladığı ölçüde sevgi dolu sayılabilir. Böylece sevgiyle özgürlük birbirinin karşısına yerleştirilir.
Ancak bu ilişkinin içinde annenin yaşadıklarına da bakmak gerekir. Annelik adına beklenen fedakârlığın bedensel ve tarihsel bir boyutu da var galiba. Tıbbın bugünkü olanaklara sahip olmadığı dönemlerde hamilelik ve doğum, kadınların yaşamında ciddi bir tehlike oluşturuyordu. Tarih boyunca pek çok kadın gebelikte, doğum sırasında ya da sonrasında gelişen komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetti. Kanamalar, enfeksiyonlar ve başka ağır komplikasyonlar, bir çocuğu dünyaya getirmeyi annenin kendi hayatını kaybetme ihtimaliyle iç içe geçiriyordu.
Bugün tıp ilerlemiş, gebelik ve doğum geçmişe göre çok daha güvenli hâle gelmiştir. Ancak bu, tehlikenin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hamilelik bazı kadınlar için ağır, ağrılı, hatta yaşamı tehdit eden bir süreç olabilir. Hamilelik, doğurmak… Kadının bedeninde taşıdığı ağır bir yük. Hamilelik günün belli saatlerinde yaşanmaz; gece gündüz, yirmi dört saat, yaklaşık kırk hafta sürer. Uykuda, yürürken, diş fırçalarken, gülerken, ağlarken… Kadın ne yaparsa yapsın hamilelik devam eder. Yorulduğunda ara verebileceği, bir süreliğine bedeninden çıkarıp dinlenebileceği bir yük değildir bu. Hamilelik, kadının hareket olanaklarını, gündelik hayatını ve bedeni üzerindeki tasarrufunu sınırlayabilir. Sıradan bir rahatsızlıkta bile hangi ilacı kullanabileceğini, ağrısını nasıl giderebileceğini gebeliği dikkate alarak düşünmek zorunda kalır. Kendi bedeniyle ilgili kararlarında, içinde gelişen başka bir canlının varlığını da gözetir. Daha çocuk doğmadan, kendi ihtiyaçlarıyla onun ihtiyaçlarını birlikte taşımaya başlar.
Bu nedenle hamilelik, bir kadın için sevinç ve beklentiyle birlikte kaygı, kırılganlık ve tehdit duygusu da taşıyabilir. Kendi bedeninde gerçekleşen bu süreç, bütünüyle kendi denetiminde değildir. Tarih boyunca gebelik ve doğum çevresinde biriken ölüm hikâyeleri de kadınların birbirlerine aktardıkları deneyimlerin bir parçasıdır. Tıbbi olanakların gelişmesi, bu korkuların ruhsal dünyadan aynı hızla silineceği anlamına gelmez.
Doğumdan sonra ise başka bir süreklilik başlar: Annelik, mesai bitince sona eren bir iş değildir. Özellikle bebeğin bakımını büyük ölçüde tek başına üstlenen bir anne için geceyle gündüz arasındaki sınır bile silinebilir. Anne hastalanabilir, yorulabilir, dinlenmeye ihtiyaç duyabilir. İşyerine rapor sunup çalışmaya ara verebilir; fakat bebeğine rapor gösteremez. Onun bakıma duyduğu ihtiyaç, annenin hastalığı nedeniyle durmaz. Bakımı devralacak biri yoksa anne, kendi ihtiyaçlarını erteleyerek annelik yapmayı sürdürür. Bu anlamda anneliğin belirlenmiş bir mesaisi, izin günü ya da emekliliği yoktur.
Çocuğun varlığı, tehlike karşısında annenin kendisini koruma olanaklarını da daraltabilir. Kaçmak, saklanmak ya da yalnızca kendi hayatını düşünerek hareket etmek, yanında korunmaya muhtaç bir çocuk varken daha güçtür. Anne, kendisini kurtarmaya çalışırken çocuğunu da korumak zorundadır. Özellikle bakım sorumluluğunun kadına bırakıldığı koşullarda bu bağ, onun savunmasızlığını artırabilir. Dolayısıyla anneliği yalnızca sevgi, fedakârlık ve kutsallık üzerinden anlatmak; onun bedensel bedellerini, kesintisiz emeğini ve kadının hayatında yarattığı sınırlamaları görünmez kılar.
Kendisinden sürekli vazgeçmesi beklenen bir kadının, çocuğun bağımsızlaşması karşısında yaşadığı kaygıyı da bu koşullar içinde düşünebiliriz. Kendi hayatına yeterince yer kalmadığında çocuğun uzaklaşması, onun için hayatındaki anlamın ve ilişkinin kaybı gibi yaşanabilir. Ancak annenin ödediği bedeller, çocuğun özgürlüğünden vazgeçerek ödemesi gereken bir borca dönüştüğünde fedakârlık kuşaktan kuşağa aktarılır. Anne kendi hayatından vazgeçmiştir; şimdi çocuk da annesini üzmemek için kendi hayatından vazgeçmelidir.
Oysa sevgi ile özgürlüğün birbirini dışlaması gerekmez. Bir insanı sevmek, onun hayatını denetlemek anlamına gelmemelidir. Bir insanın bizi sevmesi, bizim kaygılarımızın sorumluluğunu üstlenmesini gerektirmez. Annenin çocuğunu sevmesi, çocuğun annesinin hayatını yaşamak zorunda olduğu anlamına gelmez. Belki de annelikte sevginin en zor yanlarından biri budur: Çocuğun bağımsızlaşmasına, uzaklaşmasına ve biz olmadan da mutlu olmasına katlanabilmek. Çünkü çocuğun büyümesi annenin hayatında da bir değişiklik yaratır. Anne, çocuğun kendisine eskisi kadar ihtiyaç duymadığı bir dünyada kendisine yeniden bir yer bulmak zorundadır. Bu yalnızca çocuğun değil, annenin de gelişimidir.
Çocuğun bağımsızlaşmasıyla anne de annelik dışındaki hayatını yeniden keşfedebilir. Ama bunun gerçekleşebilmesi için annenin kendi hayatını yaşama hakkının da tanınması gerekir. Annelik, kadının kendisinden vazgeçmesi üzerine kurulduğunda çocuğun özgürlüğü de bu vazgeçişin bedeline dönüşebilir. Bu nedenle anne ile çocuğun özgürlüğünü birbirinden ayrı düşünemeyiz. Annenin kendisine ait bir hayatının olması, çocuğun kendisine ait bir hayat kurabilmesini kolaylaştırabilir. Çocuğun bağımsızlaşması da annenin annelik dışında bir insan olarak var olmasına alan açabilir.
Benim annem beni kaybetmemek için özgürlüğümü sınırlıyordu. Ben de annemi kaybetmemek için özgürlüğümden vazgeçiyordum. İkimiz de birbirimizi seviyorduk. Ama sevgimizin içinde kaygı, suçluluk, agresyon ve bağımlılık vardı. Annemin korkuları benim hayatımı daraltırken benim bağımsızlaşmam da onun hayatını tehdit ediyordu. Belki de en büyük trajedi buydu. Annem beni yaşatmak için korkuyordu. Ben de onu üzmemek için yaşamaktan vazgeçiyordum.
Beni en çok annem öldürdü.
Ama annemin de kendisine ait bir hayatı yoktu. Beni kendisine bağlayan zincirin öteki ucunda o vardı. Ve belki de ikimiz için özgürleşmek, o zincirin sevgi olmadığını anlayabilmekle başlayacaktı.
İyi Anne/baba kendisini ilişkide lüzumsuz yapar…
Bebek dünyaya bazı doğuştan gelen reflekslerle gelir. Ancak annesini emmesi bile anneyle bebek arasında bir uyumu, bir iş birliğini gerektirir. Anne bebeği tutar, memeye yerleşmesine yardımcı olur, onun ritmini tanımaya çalışır; bebek de bu ilişkiye katılır. En temel bedensel ihtiyaçların karşılanması bile bir ilişki içinde gerçekleşir. Çocuk büyüdükçe anne ona eşlik eder: Gülümsemesine gülümsemeyle karşılık verir; zamanla temizlenmeyi, ayakkabısını bağlamayı, burnunu silmeyi öğretir. Fakat bütün bunların bir yönü vardır: Çocuğun giderek kendi başına yapabilmesi. Çocuk öğrendikçe anne geri çekilir, daha önce onun adına yaptığı işleri ona bırakır. Önce besler, sonra kendi kendine yemesine alan açar. Önce giydirir, sonra giyinmesini bekler. Önce elinden tutar, sonra elini bırakır.
Büyümek, bir bakıma, “Anne, bunu yapmak için artık sana ihtiyacım yok” diyebilmektir. Bu, anneye duyulan sevginin sona ermesi anlamına gelmez. İlişkinin zorunlu bağımlılıktan, iki ayrı insanın birbirini sevdiği ve birbirine kendi isteğiyle yöneldiği bir bağa dönüşebilmesidir. Çocuk artık yapamadığı için annesine muhtaç değildir; yapabildiği hâlde onunla birlikte olmak isteyebilir. Bu anlamda anne babanın en önemli görevlerinden biri, çocuğun kendilerine olan bağımlılığını giderek azaltmak, kendi hayatını sürdürebilecek kadar bağımsızlaşmasını desteklemektir. Bir terapistin görevi de bu açıdan anne babanınkine benzer: Bir zamanlar gerekli olan yardımını zamanla gereksiz kılabilmek. Biraz keskin söylersem, kendini lüzumsuz yapmak.
Ancak burada lüzumsuzlaşan, insanın kendisi değil, üstlendiği bazı işlevlerdir. Çocuğun artık annesinin yardımına ihtiyaç duymaması, annesinin onun hayatında fazlalık olduğu anlamına gelmez. Yine de anne bunu böyle yaşayabilir. Kendi değerini ihtiyaç duyulmakla kurmuşsa çocuğun bağımsızlaşması onda işe yaramazlık, boşluk ve terk edilmişlik duyguları uyandırabilir. Çocuğun “Bunu kendim yapabilirim” demesini, “Seni artık istemiyorum” diye duyabilir. Annelikteki güçlüklerden biri de burada ortaya çıkar: Çocuğun büyümesini isterken onun bize daha az ihtiyaç duymasına katlanabilmek. Onun hayatındaki yerimizin değişmesini, o hayatımızdan silinmiş gibi yaşamamak. Çocuğun kendi ayakları üzerinde durabilmesi için geri çekilirken kendimize ait hayata da yeniden yer açabilmek.
Belki de bir annenin duyduğunda en çok sevineceği cümledir: Canım annem, lüzumsuzum…
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
