İÇERİĞE ATLA
MAKALE11 DK OKUMA

Prof. Kızılhan: Düşünmeyi ödünç alıyoruz

Alman Cicero dergisine konuşan Ezidi Kürt psikoterapist Prof. Dr. Dr. Jan İlhan Kızılhan, yapay zekâyı her gün kullandıkça kendi başımıza düşünmeyi unutabileceğimizi söyledi.

PAYLAŞ
Prof. Kızılhan: Düşünmeyi ödünç alıyoruz

Yapay zekâ tartışmaları çoğunlukla bir gün insanlığı tehdit edebilecek bir süper zekâ üzerinden yürüyor. Prof. Dr. Dr. Jan İlhan Kızılhan, Cicero'ya verdiği söyleşide soruyu tersine çevirdi. Ona göre asıl mesele, makineyi her gün kullanırken bizim neye dönüştüğümüz.

Kızılhan, Duhok Üniversitesi Psikoterapi ve Psikotravmatoloji Enstitüsü'nün dekanı. Yıllardır IŞİD soykırımından kurtulan Ezidi kadınlarla çalışıyor. Söyleşide o odalara da döndü. Kurtulanlarla saatlerce sözsüz oturduğunu, güvenin orada doğduğunu anlattı. "Bir makine tanıklığı kaydedebilir ama tanık olamaz" dedi.

Kızılhan'ın Cicero'ya verdiği söyleşi şöyle:

Prof. Kızılhan: “Düşünmeyi ödünç alıyoruz; asıl soru, bunun bedelini ileride nasıl ödeyeceğimiz”

Cicero dergisinin Prof. Kızılhan ile yapay zekânın insan düşüncesi, psikoloji, toplumsal ilişkiler ve kültür üzerindeki etkilerine ilişkin söyleşisinin Türkçe çevirisi.

Cicero:

Profesör Kızılhan, gelecekte ortaya çıkabilecek bir süper zekânın insanlığı tehdit edip etmeyeceği tartışılırken siz başka bir soru soruyorsunuz: Yapay zekâyı her gün kullanıp ona alışırken, yapay zekâ bize ne yapıyor?

Prof. Kızılhan: Süper zekâya ilişkin tartışmalar elbette yerinde. Ancak bu tartışmalar, dikkatimizi bugün ekranın karşısında oturan insana değil, uzak bir gelecekte ortaya çıkabilecek makineye yöneltiyor.

Bir psikolog ve psikoterapist olarak beni daha sessiz, daha az fark edilen bir mesele düşündürüyor: Yapay zekâyı kullanırken bizim de değişiyor olmamız.

Bu değişim, yapay zekâ bizden üstün olduğu için değil; kendi başımıza düşünmeyi, kuşkularımızla yaşamayı ve yaşadıklarımızı sorgulamayı bırakma ihtimalimizden kaynaklanıyor.

Alışkanlık, bildiğimiz en güçlü psikolojik mekanizmalardan biridir ve çoğu zaman biz farkına varmadan gelişir. Her gün yapmayı bıraktığımız şeyleri zamanla unuturuz.

Cicero:

“Düşünmeyi ödünç alıyoruz” diye yazıyorsunuz. İnsanlık binlerce yıldır zihinsel becerilerinin bir bölümünü yazıya, kitaplara, hesap makinelerine ve arama motorlarına devrediyor. Bu yüzden de mutlaka daha az zeki hâle gelmedi.

Ancak yapay zekâ artık bizim yerimize araştırıyor, yorumluyor, metin yazıyor ve gerekçeler üretiyor. Bu, düşünmenin dışarıya devredilmesinde niteliksel olarak yeni bir aşama mı?

Prof. Kızılhan: Evet, burada niteliksel bir değişim görüyorum.

Yazı hafızamızın yükünü hafifletti, hesap makinesi hesap yapmayı kolaylaştırdı, arama motorları ise bilgileri aklımızda tutma ihtiyacını azalttı. Araştırmalardan biliyoruz ki insanlar artık bir bilginin kendisini değil, ona nereden ulaşabileceklerini hatırlamaya daha yatkın.

Ancak bu araçlar düşünme sürecinin yalnızca belirli aşamalarını üstleniyordu. Bilgiyi tartmak, değerlendirmek, bir yargıya varmak ve düşünceyi ifade etmek yine insana kalıyordu.

Üretken yapay zekâ ise tam da bu temel alanlara giriyor. Araştırıyor, yorumluyor, gerekçeler oluşturuyor ve bütün bunları yetkin, kendinden emin görünen bir dille, tamamlanmış bir sonuç olarak önümüze koyuyor.

Düşünmeyi ödünç alıyoruz. Asıl soru, bunun bedelini daha sonra nasıl ödeyeceğimiz.

Cicero:

Düşünmek yalnızca doğru cevaba mümkün olduğunca hızlı ulaşmak değildir. Kuşku duyarız, dolambaçlı yollara saparız, yanılırız ve bazen tam da bu nedenle yeni bir fikir buluruz. Peki, kendimizi bu zahmetli süreçten kurtardığımızda ne olur?

Prof. Kızılhan: O zaman yeniliğin doğduğu sürecin kendisini kaybederiz.

Bilgiye ve kavrayışa ulaşmak çoğu zaman en kısa yoldan gerçekleşmez. Yanılgılar, kuşkular ve doğru kabul ettiğimiz bir düşüncenin artık geçerli olmadığını fark ettiğimiz anlar bizi yeni bir anlayışa götürür.

İnsanın muhakeme gücü, sabrı ve düşünsel bağımsızlığı bu süreçte gelişir. Çoğu zaman bizi biçimlendiren şey, ulaştığımız bilgiden çok o bilgiye giderken izlediğimiz yoldur.

Yapay zekâ, öğrendiği istatistiksel örüntülerden hareketle makul görünen yanıtlar üretir. Bu makullüğü gerçek bir kavrayışla karıştıran kişi, olası olanı düşünmenin ölçütü hâline getirir.

Sürekli olarak zahmetli düşünme sürecinden kaçınan insan hız kazanır; ancak yaratıcılığın ve ilerlemenin kaynağı olan beklenmedik olasılıkları keşfetme yeteneğini kaybedebilir.

Cicero:

Yapay zekâ onlarca yıl boyunca hatırlama, yazma ve sorun çözme işlerini bizim yerimize üstlenirse bazı bilişsel becerilerimiz gerçekten zayıflayabilir mi?

Böyle uzun süreli bir zihinsel iş devrinin yaşlılıkta bilişsel gerilemeyi etkilemesi bilimsel açıdan mümkün mü? Örneğin yapay zekânın demans sürecini hızlandırabileceğini bugün ileri sürmek bilimsel açıdan sorumsuzluk olur mu?

Prof. Kızılhan: Bazı beceriler açısından ilk bulgular mevcut.

Yıllarca yoğun biçimde navigasyon sistemleri kullanan insanların mekânsal hafıza testlerinde daha düşük performans gösterdiğini ortaya koyan çalışmalar var.

Yapay zekâ konusunda da sık kullanım, düşünsel görevleri teknolojiye daha fazla devretme ve eleştirel düşünme becerisinin daha düşük olması arasında ilişkiler saptanıyor.

Ancak bu bulguların büyük bölümü korelasyona, yani değişkenler arasındaki ilişkiye dayanıyor. Bir neden-sonuç ilişkisini kanıtlamıyor.

Yapay zekânın demansı hızlandırdığını söylemek bugün bilimsel açıdan sorumsuzluk olur. Çünkü elimizde bunu gösterecek uzun vadeli araştırma verileri yok.

Bununla birlikte demans araştırmalarından, son olarak da 2024 tarihli Lancet Komisyonu raporundan biliyoruz ki zihinsel etkinlik, eğitim ve sosyal ilişkiler bilişsel rezervi güçlendiriyor.

Yapay zekâ onlarca yıl boyunca tam da bu zihinsel etkinlikleri bizim yerimize üstlenirse bunun sonuçlarının ne olacağı, bugünden itibaren dikkatle araştırmamız gereken bir hipotezdir.

Cicero:

Belki de sonunda yapay zekâyla daha iyi düşüneceğiz.

Elon Musk, insanın teknolojik olarak kapasitesini artırabileceğini ve yapay zekâyla birlikte gelişebileceğini savunuyor.

Yapay zekâ rutin işleri üzerimizden alırsa daha önce yapamadığımız şeylere zihinsel kapasite ayırabiliriz. Sizce bu gerçekçi bir düşünce mi?

Prof. Kızılhan: Bu düşünce temelsiz değil. Hatta bazı alanlarda bunun örneklerini şimdiden görüyoruz.

Protein araştırmalarında, tıbbi görüntülemede ya da felçli insanların kullanabildiği beyin-bilgisayar arayüzlerinde teknoloji, insanların kavrama ve yapabilme kapasitesini gerçekten genişletiyor.

Ancak açığa çıkan zihinsel kapasite kendiliğinden yaratıcılığa dönüşmez. Bu kapasite, ancak üzerine inşa ettiğimiz temel bilgi ve becerilere hâkimsek bir kazanım sağlar.

Dolayısıyla belirleyici soru, yapay zekâyla birlikte düşünüp düşünmediğimiz değil; onun sayesinde düşüncemizi daha ileriye taşıyıp taşımadığımız ya da düşünme işini bütünüyle ona bırakıp bırakmadığımızdır.

İnsanla makinenin birleşmesi düşüncesi ayrıca önemli bir gerçeği göz ardı ediyor: İnsan zekâsı yalnızca hesap yaparak gelişmedi. İlişkiler içinde, bedensel deneyimlerle, tarihle ve toplumsal yaşamla biçimlendi.

Cicero:

İnsan, bir işi özellikle iyi yapabildiğini gördüğünde kendine güven ve yeterlilik duygusu kazanır.

Peki, onlarca yıl emek vererek edindiğim bir beceriyi bir makine birkaç saniyede yerine getirdiğinde ne olur?

Günther Anders, yapay zekâdan çok önce “Prometheusçu utanç” kavramından söz etmişti. Bu, insanın kendi ürettiği teknolojik ürünler karşısında kendisini yetersiz hissetmesiydi.

Yapay zekâyla birlikte bu tür bir incinmeyi geniş ölçekte mi yaşıyoruz? Bunun ciddi psikolojik sonuçları olabilir mi?

Prof. Kızılhan: Günther Anders bunu şaşırtıcı derecede erken fark etmişti.

Özdeğer duygumuzun önemli bir bölümü, emek vererek öğrendiğimiz bir şeyi yapabildiğimizi görmemizden beslenir.

Bir makine aynı işi birkaç saniyede yaptığında insan bunu kişisel bir incinme olarak yaşayabilir.

Bu durum çevirmenler ve grafik tasarımcılar için olduğu kadar giderek hukukçular, doktorlar ve bilim insanları için de geçerli.

Böyle incinmeler, özellikle iş kaybı ve toplumsal takdirin azalmasıyla birleştiğinde anlam krizlerine, kaygıya, depresif süreçlere ve işe yaramazlık duygusuna yol açabilir.

Belirleyici olan, insanın değerini makinelerin ondan daha iyi yaptığı işlerle ölçmememizdir.

İnsanın değerini deneyiminde, sorumluluk alabilmesinde ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerde aramalıyız.

Cicero:

Bu durum yeni bir toplumsal eşitsizlik biçimi de yaratabilir mi?

Bilgili bir insan yapay zekâyı sorgulayabilir, hataları fark edebilir ve onu bir araç olarak kullanabilir.

Ancak yeterli ön bilgiye sahip olmayan biri, ikna edici bir dille yazılmış yanıtı değerlendirmekte çok daha fazla zorlanır.

Yapay zekâyla birlikte düşünenlerle düşünmeyi ona bırakanlar arasında bilişsel açıdan iki sınıflı bir toplum mu ortaya çıkıyor?

Prof. Kızılhan: Bu tehlikeyi açıkça görüyorum.

Yapay zekânın verdiği bir yanıtı denetlemek, insanın yapay zekâdan bağımsız olarak edinmiş olduğu bilgiyi gerektirir.

Bu bilgiye sahip olmayan kişi, makinenin kendinden emin görünen diline karşı savunmasız kalır.

Araştırmalar, yapay zekâya yüksek düzeyde güvenen insanların yanıtları daha az eleştirel biçimde denetlediğini; kendi becerilerine güvenenlerin ise daha fazla eleştirel düşünme eğiliminde olduğunu gösteriyor.

Ancak bunun tersine işaret eden bulgular da var. İş yaşamına ilişkin araştırmalarda yapay zekâdan en fazla yararlananların çoğu zaman daha az deneyimli çalışanlar olduğu görülüyor.

Dolayısıyla yapay zekânın eşitsizlikleri derinleştirip derinleştirmeyeceği ya da azaltıp azaltmayacağı teknik bir mesele değil, eğitim ve siyaset meselesidir.

Cicero:

Artık yapay zekâya yalnızca işlerimizi ve düşünme süreçlerimizi değil, kısmen kendimizi anlama çabamızı da devrediyoruz.

İnsanlar sohbet robotlarına korkularını, ilişki krizlerini ve yaşadıkları çatışmaları anlatıyor; neden böyle hissettiklerini onlardan öğrenmeye çalışıyor.

Bir gün kendimizi anlamaya bile çaba göstermemiz gerekmezse bize ne olur?

Prof. Kızılhan: Kendini sorgulamak, ihtiyaç duyulduğunda hazır olarak alınabilecek bir bilgi değildir. Bu, sürekli yapılan bir alıştırmadır.

Neden kıskandığıma ya da geceleri neden uyuyamadığıma ilişkin hazır bir psikolojik açıklama hemen önüme konulduğunda, kendimi anlamak için arama zahmetinden kurtulurum.

Ama bu arayıştan vazgeçtiğimde, kendimle yakınlık kurmamı sağlayan sürecin bir bölümünü de kaybederim.

Bu açıklamalar her zaman yanlış değildir. Bazen şaşırtıcı derecede isabetli olabilirler.

Sorun, makul görünen bir açıklamanın insan hakkındaki mutlak gerçekle karıştırıldığı noktada başlar.

“Kendini bil” sözü, Sokrates’ten bu yana insanın kendi çabasıyla yerine getirmesi gereken bir sorumluluğu anlatır.

Bu çaba hiç kimseye, bir makineye bile devredilemez.

Cicero:

Bir arkadaşımız bize kızabilir, hayat arkadaşımızın kendine özgü ihtiyaçları vardır, terapistimiz bizi rahatsız edici gerçeklerle yüzleştirebilir.

Yapay zekâ ise her zaman sabırlı, ilgili ve anlayışlı görünebilir.

Bu nedenle itirazlara, hayal kırıklıklarına ve başka insanlarla yaşamanın zorluklarına katlanmayı unutabilir miyiz?

Prof. Kızılhan: Bu kaygıyı paylaşıyorum.

Dil modellerinin kullanıcıların görüşlerine katılma eğilimi gösterdiği araştırmalarla ortaya konuldu. Ayrıca insanlara dijital arkadaşlık sunan uygulamaların sağlayıcıları, kullanıcıların sistemde mümkün olduğunca uzun süre kalmasından ekonomik çıkar sağlıyor.

İnsan ilişkileri zahmetlidir. Ancak insan tam da hayal kırıklıkları, çatışmalar ve barışmalar sayesinde olgunlaşır.

Martin Buber bunu şöyle ifade etmişti: İnsan, bir “Sen” ile kurduğu ilişkide “Ben” olur.

Yaklaşık bin kişinin katıldığı dört haftalık geniş çaplı bir araştırma, yoğun sohbet robotu kullanımının daha fazla yalnızlık ve duygusal bağımlılıkla, ayrıca daha az sosyal ilişkiyle bağlantılı olabileceğini gösteriyor.

Özellikle ilişkileri kırılgan olan ya da travma yaşamış insanlar için bu kolay yol, onları yeniden insanlara yaklaştırmak yerine insanlardan uzaklaştırabilir.

Cicero:

Yapay zekâ sistemleri belirli diller, değerler ve kültürel anlayışlarla eğitiliyor. Ardından bu anlayışları yeniden dünyaya taşıyorlar.

Aynı teknoloji farklı kültürleri tamamen farklı biçimlerde değiştirebilir mi? Yoksa uzun vadede düşünme biçimlerinin ve kültürlerin birbirine benzemesine mi yol açabilir?

Prof. Kızılhan: Her ikisi de mümkün.

Önde gelen dil modellerinin çoğu hâlâ İngilizce ve Batı merkezli verilerden güçlü biçimde etkileniyor.

Araştırmalar, bu modellerin yanıtlarının Batılı ve eğitim düzeyi yüksek toplumların değerleriyle daha fazla örtüştüğünü gösteriyor.

Bir araştırmada, yapay zekâ destekli yazım araçlarının Hintli kullanıcıların yazı üslubunu ölçülebilir biçimde Batılı ifade kalıplarına yaklaştırdığı görüldü.

Ortadoğu’dan gelen insanlarla onlarca yıldır sürdürdüğüm çalışmalarda, acının ifade ediliş biçiminin bile kültür tarafından şekillendirildiğini görüyorum.

Acı bazen bedende, bazen aile ilişkilerinde, bazen de dinî imgeler aracılığıyla dile gelir.

Yapay zekâ bu farklılıkları görünüşte son derece doğru biçimde tarif edebilir; ancak aynı anda onları tek bir kalıba da indirgeyebilir.

Bu nedenle toplumlar kendi dillerini ve yaşanmış deneyimlerini bu sistemlere taşımazlarsa uzun vadede düşünme biçimlerinin sessizce birbirine benzemesi tehlikesi vardır.

Cicero:

Yapay zekânın empatiyi ikna edici biçimde taklit edebildiğini, ancak hiçbir şey hissetmediğini yazıyorsunuz.

Yalnız bir insan, yapay zekâyla yaptığı görüşmeden sonra kendisini anlaşılmış ve daha iyi hissediyorsa karşısındakinin gerçekten bir şey hissedip hissetmemesi ruh sağlığı açısından neden önemli olsun?

Buna karşılık siz, travma yaşamış hastalarınızla birlikte sessizce oturduğunuz ve tam da bu sessizlik sayesinde güvenin oluştuğu anlardan söz ediyorsunuz.

En kusursuz taklit bile neyin yerini alamaz?

Prof. Kızılhan: O an için yapay zekâ gerçekten çok yardımcı olabilir. Bunu küçümsemek istemiyorum.

Gece yalnız olan bir insan, yaptığı bir konuşmanın ardından sakinleşiyorsa değerli bir deneyim yaşamıştır. Yapılandırılmış dijital desteklerin bazı belirtileri kısa vadede hafifletebildiği de bilimsel olarak gösterilmiştir.

Ancak uzun vadede karşımızdaki varlığın gerçekten hissedip hissetmediği önemsiz değildir.

Bir insan tarafından kabul görmek değerlidir; çünkü bu kabul, bizi reddetme imkânına da sahip olan ve karşılaşmanın kendisiyle değişebilen başka bir insandan gelir.

Ezidilere yönelik soykırımdan sağ kurtulan insanlarla aynı odada sessizce oturduğum zamanlarda ne sözcükler vardı ne de teknoloji.

Orada yalnızca, katlanılması neredeyse imkânsız olan bir acıya birlikte dayanmaya çalışan iki insan vardı.

Güven bu deneyimden doğdu.

Başkalarına duyduğu güven yıkılmış insanlar için iyileşmenin başlangıcı tam da budur.

Bir makine tanıklığı kaydedebilir, ama tanık olamaz.

Cicero:

Yapay zekâ düşünme biçimimizi, kendimizi algılayışımızı ve ilişkilerimizi değiştiriyorsa psikoterapinin de bir gün buna uyum sağlaması gerekecek.

Gelecekte psikoterapistler, psikolojik sorunları doğrudan yapay zekâyla kurdukları ilişkiden kaynaklanan insanları tedavi etmek zorunda kalabilir mi?

Prof. Kızılhan: Bunun gerçekleşeceğini düşünüyorum.

İlk klinik vaka bildirimleri şimdiden mevcut.

Sohbet robotlarına duygusal bağımlılık, sosyal yaşamdan çekilme ve özellikle psikolojik açıdan kırılgan insanlarda, itiraz etmek yerine sürekli onaylayan sistemlerin sanrısal inançları güçlendirmesi gibi durumlar bildiriliyor.

Bunlara deepfake içeriklerin, dijital şiddetin ve internette küçük düşürülmenin yarattığı psikolojik yükler de ekleniyor.

Gelecekte psikoterapistler hastalarına yapay zekâ kullanımlarını, bugün uyku düzenlerini, alkol tüketimlerini veya ilişkilerini sordukları kadar doğal biçimde sormak zorunda kalacaklar.

Öte yandan yapay zekâ terapinin yükünü de hafifletebilir.

Belgeleme, psikolojik bilgilendirme, seanslar arasındaki alıştırmalar ve tedavi için bekleme sürelerinin desteklenmesi gibi alanlarda yararlı olabilir.

Ancak hastayı ve yaşadıklarını anlama, terapötik ilişki ve sorumluluk insanda kalmalıdır.

Aksi hâlde belirtileri tedavi ederken acıyı yalnızca başka bir alana taşımış oluruz.

Cicero:

Bu durumda eğitimin de değişmesi gerekmez mi?

Belki gelecekte bir insanın ne kadar bilgiyi hatırlayabildiğinden çok, hâlâ kendi başına düşünüp düşünemediği, kuşku duyup duyamadığı, gerekçeli tartışmalar yapıp yapamadığı ve yapay zekâyı sorgulayıp sorgulayamadığı önem kazanacak.

O hâlde tam da yapay zekâ nedeniyle çocuklara özellikle hangi becerileri kazandırmalıyız?

Prof. Kızılhan: Eğitim köklü biçimde değişmek zorunda.

Bilgiye her an ulaşılabildiği bir dünyada doğru soruları sormak, kaynakları denetlemek, çelişkilere katlanmak ve bir yanıtı gerekçeleriyle reddedebilmek daha önemli hâle gelecek.

Çocuklar yapay zekâyla çalışmaya başlamadan önce kendi başlarına yazmayı, hesap yapmayı ve düşüncelerini gerekçelendirmeyi öğrenmelidir.

Çünkü yalnızca temel becerilere hâkim olan insan bir makineyi denetleyebilir.

Bunun kadar önemli olan, hiçbir ders programında yeterince yer bulmayan başka beceriler de var:

Sabır, hayal kırıklıklarına dayanabilme, bilmemeye katlanabilme, başarısızlığı yaşayıp yeniden başlayabilme.

Bilgi sorulara yanıt verir. Bilgelik ise hangi soruların sorulması gerektiğini sorgular.

Bu ayrım, okul ve üniversite eğitiminin merkezinde yer almalıdır.

Cicero:

Son olarak 20 ya da 30 yıl sonrasına bakalım.

Bir insan düşünelim: Yapay zekâ onun yerine yazıyor, plan yapıyor, hatırlıyor, araştırıyor, danışmanlık veriyor; duygularını ve ilişkilerini yorumluyor.

Aynı insan, yapay zekâ sayesinde bugün insanların yapamayacağı şeyleri de gerçekleştirebiliyor.

Siz, insanın kendisini giderek makinelerin özelliklerine göre değerlendirmeye başlayabileceği konusunda uyarıyorsunuz: Hız, verimlilik, sürekli erişilebilir olma ve hatasızlık.

Oysa insanlar yavaştır, çelişkilidir, kırılgandır, unutkandır ve hata yapar.

Yapay zekâ çağında insan psikolojik ve bilişsel açıdan bugünkü gibi mi kalacak? Yoksa insanın değerinin nereden kaynaklandığını yeniden tanımlamak zorunda mı kalacağız?

Prof. Kızılhan: İnsan değişecek. Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşümde değiştiği gibi.

Yapay zekâyla birlikte tıpta, bilimsel araştırmalarda ve bakım hizmetlerinde bugün hayal bile edemediğimiz başarılara ulaşacak.

Ancak insanın temel psikolojik ihtiyaçları, yani bağ kurmak, kabul görmek, yaşamda anlam bulmak ve bir yere ait olmak, otuz yıl sonra da aynı kalacak.

Çünkü bu ihtiyaçlar binlerce yıl boyunca insan ilişkileri içinde oluştu.

Asıl tehlike, kendimizi makinelerin özelliklerine göre değerlendirmeye başlamamız ve yavaşlığı, kuşkuyu, hata yapmayı birer eksiklik olarak görmemizdir.

Oysa insanı insan yapan tam da bunlardır.

Hatalarımızdan öğreniriz.

Yalnızca ne olduğunu değil, yaşananların bizde nasıl izler bıraktığını da hatırlarız.

Ve hiçbir veri kümesinde bulunmayan gerçeklikleri hayal edebiliriz.

İnsanın değerini yeniden tanımlamamız gerekmiyor.

Ama o değeri artık çok daha bilinçli biçimde savunmamız gerekiyor.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER

    Prof. Kızılhan: Düşünmeyi ödünç alıyoruz — Rastinews