Şahap Eraslan:Beni en çok annem öldürdü

RastinewsBedenler birbirinden uzaklaşmıştır ama ayrılık ruhsal olarak henüz gerçekleşmemiştir.
Uzaklaşmakla ölmek arasında bir ilişki kuruluyor. Ayrılık ve ölüm yan yana düşüyor yine… Benim bağımsızlaşmam, annemin zihninde bir felaketin başlangıcı adeta. Bu durumda annenin kaygısı, çocuğun bağımsızlaşmasını sınırlayan bir işleve sahip. Felaket gerçekleşmese bile onun ihtimali, çocuğun hareket alanını daraltmaya yetiyor çoğu kez.
Annemin zihnindeki uçak düşüyordu ama gerçekte düşen benim özgürlüğümdü. Otobüs kaza yapmıyordu ama yolculuk yapma isteğim suçlulukla karşılaşıyordu. Ben ölmemiştim ama kendi hayatımı yaşama hakkım sınırlanıyordu. Böylece hayal edilen felaket, gerçek bir kısıtlamaya dönüşüyordu. Burada annenin agresyonunu yalnızca çocuğa yönelmiş bir saldırganlık olarak düşünmek de yeterli değildir. Anne aynı zamanda kendi oluşturduğu felaket sahnelerinin mağdurudur. Çocuğun ölümünü hayal ederken kendisini de büyük bir acıya maruz bırakır. Bu nedenle söz konusu fantezilerde sadistik ve mazoşisttik boyutların bulunup bulunmadığı sorulabilir. Ancak bu kavramları kullanırken dikkatli olmak gerekir. Tekrarlanan acı verici fanteziler, tek başına sadistik ya da mazoşisttik haz bulunduğunu göstermez. Böyle bir yorum, ancak kişinin ruhsal çatışmaları ve ilişki örüntüleri içinde anlam kazanabilir.
Benim burada anlatmaya çalıştığım şey sadece annemin gizlice benim ölümümü arzuladığı değil. Kuşkusuz böyle bir boyut da var… Anlatmaya çalıştığım, sevginin içinde agresyonun da bulunabileceği ve dönüştürülemeyen bu agresyonun bazen sevgi ve koruma biçiminde ortaya çıkabileceği de. Annemin beni korumak için geliştirdiği yöntem, beni kendisine yakın tutmaktı. Beni kaybetmemek için özgürlüğümü sınırlıyordu. Böylece korkunun ortadan kaldırılması için çocuğun bağımsızlığından vazgeçilmesi gerekiyordu. Bu ilişki içinde anne kendi kaygısını azaltırken çocuk kendi hayatından vazgeçiyordu.
Annenin Özgürlüğü, Çocuğun Tutsaklığı
Burada annenin yaşadığı sorunu yalnızca onun kişisel ruhsal yapısıyla açıklamak yeterli midir? Çünkü annelik, yalnızca iki insan arasında kurulan bir ilişki değil. Aynı zamanda toplumsal olarak tanımlanan, düzenlenen ve denetlenen bir roldür de. Erkek egemen toplumlarda kadınların hayatı uzun süre annelik, evlilik ve ev içi sorumluluklar üzerinden tanımlandı. Kadının kendisine ait bir hayat kurması, kendi isteklerini gerçekleştirmesi, kendi bedeni ve zamanı üzerinde söz sahibi olması çeşitli biçimlerde sınırlandırıldı. Kadının iyi bir insan olmasıyla iyi bir anne olması neredeyse eş anlamlı hâle getirildi. İyi anne fedakâr olandır. İyi anne çocukları için yaşar. İyi anne kendi ihtiyaçlarını ikinci plana koyar. İyi anne çocuklarının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne yerleştirir. Böylece kadının kendisinden vazgeçmesi bir erdem olarak sunulur.
Annelik: Asri Bir Hapishane
Eğer böyleyse annelik, asri bir hapishane de olabilir. Çünkü kendisinden sürekli vazgeçmesi beklenen bir insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişki de zamanla sorunlu hâle gelebilir. Kadın, kendi hayatını yaşamak yerine çocuğunun hayatını yaşamaya başlayabilir. Çocuğun başarıları onun başarıları, başarısızlıkları onun başarısızlıkları, mutluluğu onun mutluluğu, acıları onun acıları olur.
İlk bakışta bu durum büyük bir sevginin ifadesi gibi görünür. Anne çocuğuyla o kadar özdeşleşmiştir ki onun yaşadığı her şeyi kendisi de yaşar. Ancak burada önemli bir sorun vardır: Bir insanın başka bir insanın hayatını kendi hayatının yerine koyması, o insanın bağımsızlaşmasını güçleştirebilir.
Biraz da kabaca söylersem, kadın anne olduğunda bir şeyler kazanırken bir şeyler de kaybediyor aslında. Hamilelik boyunca kadın, çocuğu kendi bedeninin içinde taşır. Çocuk onun bedeninde büyür, onunla birlikte hareket eder. Doğumla birlikte bu bedensel birliktelik sona erer. Çocuk artık annenin bedeninin dışında, ondan ayrı bir varlıktır. Doğum yapan kadının bedeninde büyük bir değişim gerçekleşir. Karnında taşıdığı çocuk artık orada değildir. Belki de bazı kadınlar için bu bedensel değişim, ruhsal olarak da büyük bir boşluk yaşantısıyla ilişkilidir. Kadın, hamilelik boyunca bedeninde taşıdığı çocuğu şimdi kucağına alır. Sanki bedeninde açılan boşluğu kucağındaki çocukla doldurur. Çocuk artık içinde değildir ama hâlâ onun kollarındadır, ona dokunabilir, onu emzirebilir, koklayabilir, bedeninin sıcaklığını hissedebilir. Böylece hamilelikteki bedensel birliktelik, doğumdan sonra başka bir yakınlık biçiminde sürer. Ancak çocuk büyür. Önce annenin kucağından inmeye başlar. Yürümeyi öğrenir, uzaklaşır, başka insanlara yönelir. Artık sürekli taşınmak istemez. Kendi başına hareket etmeyi arzular. Belki de çocuğun bu ilk bağımsızlık hareketleri, bazı annelere doğumla yaşadıkları ayrılığı yeniden hatırlatır. Önce karnı boşalmıştır. Sonra kucağı boşalmaya başlar. Ve yıllar sonra evi boşalacaktır. Çünkü çocuk büyüdükçe kendi hayatını kuracaktır. Kendi arkadaşları, ilişkileri, ilgileri, tercihleri ve sırları olacaktır. Anneyle paylaşmadığı yaşantıları bulunacaktır. Annenin bilmediği şeyleri bilecek, onun bulunmadığı yerlerde yaşayacak, kendi kararlarını verecektir. Bunlar çocuğun gelişiminin doğal parçalarıdır. Fakat kendi hayatının merkezine çocuğu yerleştirmiş bir anne açısından bütün bunlar birer kayıp anlamına gelebilir. Çocuğun bağımsızlaşması, annenin kendi hayatındaki boşlukla yeniden karşılaşmasına yol açabilir. Hamilelikte bedeninde taşıdığı, doğumdan sonra kucağında tuttuğu, çocukluk yıllarında sürekli yanında bulunan insan artık kendi hayatına doğru yürümektedir. Anne, çocuğunun büyümesini ister. Ancak onun büyümesi, aynı zamanda anneden uzaklaşması anlamına gelir. İşte burada anneliğin çelişkilerinden biri ortaya çıkar: Anne, büyümesi için emek verdiği çocuğun büyümesiyle birlikte kendisinden uzaklaşmasına da katlanmak zorundadır. Çocuğun bağımsızlığı annenin başarısıdır ama aynı zamanda onun için bir kayıp gibi de yaşanabilir. Özellikle kendi isteklerinden, ilişkilerinden, mesleğinden ve hayatından vazgeçerek yalnızca annelik üzerinden var olmaya çalışan bir kadın için bu ayrılık daha da zor olabilir. Çünkü çocuk uzaklaştığında geriye yalnızca onun yokluğu kalmaz. Kadın, yıllardır ertelediği kendi hayatıyla da karşılaşır. Belki de asıl korkutucu olan budur. Çocuğun evden ayrılmasıyla birlikte anne, kendi hayatında ne kadar az yer kapladığını fark edebilir. Başkası için yaşamaya alışmış bir insan, artık kendisi için nasıl yaşayacağını bilemeyebilir. Böylece çocuğun bağımsızlaşması, annenin kendi varoluşuyla yeniden karşılaşmasını gerektirebilir. Burada sorun annenin çocuğunu çok sevmesi değildir. Sorun, annenin kendi hayatını yaşayabilmek için kendisine yeterince alan bırakılmamış olmasıdır. Çünkü anneliği kutsallaştıran toplumsal anlayış, kadından çoğu zaman kendi isteklerini, arzularını ve ihtiyaçlarını ikinci plana atmasını bekler. İyi anne olmak, kendisinden vazgeçmekle özdeşleştirilir. Kadın ne kadar fedakârlık yaparsa o kadar iyi anne sayılır. Kendi hayatından ne kadar vazgeçerse anneliği o kadar yüceltilir. Sonra çocuk büyüyüp kendi hayatını kurmak istediğinde, kadından bu ayrılığa da kolayca katlanması beklenir. Oysa yıllarca kendi hayatından vazgeçmesi istenmiş bir insanın, hayatının merkezine yerleştirdiği kişiden ayrılması neden kolay olsun? Belki de bu nedenle annelik bazı kadınlar için asri bir hapishaneye dönüşebilir. Üstelik bu hapishanenin kapısını yalnızca toplum kapatmaz. Kadın da zamanla kendi hayatını çocuğunun hayatına bağlayarak bu kapıyı içeriden kapatabilir. Ve bazen çocuk, annesinin bu hapishaneden çıkmasının tek yoluymuş gibi yaşanırken aynı zamanda onun orada kalmasının da nedeni hâline gelir. Çocuğun bağımsızlaşması, annenin hayatındaki boşluğu büyütebilir. Ama belki de bu boşluk, annenin yeniden kendi hayatına yer açabileceği bir alan da olabilir… Bağımsızlık anne için belki de kocaman boşluğa verilen addır.
Çocuk uzaklaştıkça annenin yalnızlığı belirginleşir. Çocuk kendisine ait bir dünya kurdukça anne kendi dünyasının ne kadar dar olduğunu fark edebilir. Bu durumda annenin çocuğu kendisine yakın tutma çabası yalnızca sevgiyle değil, kendi varoluşunu koruma ihtiyacıyla da ilişkili olabilir. Burada trajik bir durum ortaya çıkar: Özgürlüğü sınırlandırılmış anne, çocuğunun özgürlüğünü sınırlandırarak kendi hayatındaki kaybı telafi etmeye çalışabilir.
Kendisine ait bir hayat kuramayan kadın, çocuğunun hayatını kendi hayatının devamı olarak yaşayabilir. Kendi bağımsızlığını gerçekleştiremeyen anne, çocuğunun bağımsızlaşmasını tehdit olarak algılayabilir. Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen anne, çocuğunun kendi ihtiyaçlarını öncelikli görmesini bencillik olarak değerlendirebilir. Böylece annenin yaşadığı özgürlük kaybı, kuşaklar arasında aktarılabilir. Bu aktarım her zaman bilinçli değildir.
Anne çocuğuna zarar vermek istemez. Tam tersine, onun için en iyisini yaptığını düşünür.
Ama çocuğun iyiliğiyle annenin kendi ruhsal ihtiyaçları birbirine karıştığında, çocuğun bağımsızlaşması güçleşir. Erkek egemen toplumun kadına yaşattığı sınırlamalar, anne–çocuk ilişkisi içinde yeniden üretilebilir. Burada anne hem mağdur hem de çocuğun özgürlüğünü sınırlayan kişi olabilir. Bu iki durum birbirini dışlamaz. Bir insanın kendisinin haksızlığa uğramış olması, başka bir insana haksızlık yapamayacağı anlamına gelmez. Annenin kendi hayatında yaşadığı güçsüzlük, çocukla ilişkisinde mutlak bir güç kullanmasına engel değildir.
Hatta bazen bu güçsüzlük, çocuk üzerindeki denetimin ruhsal kaynaklarından biri olabilir.
Bu nedenle anneliğin kutsallaştırılması yalnızca çocuğa zarar vermez. Kadının yaşadığı sorunların görülmesini de engeller. Çünkü kutsal annenin kendi hayatını istemesi, çocuğundan ayrı bir insan olarak var olmayı arzulaması, bazen yalnız kalmak istemesi bile suçluluk yaratabilir. Kadının kendi hayatını yaşama hakkı tanınmadığında, çocuğun kendi hayatını yaşama hakkı da tehlikeye girebilir. Burada annelikle kadınlık arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerekir. Çocuğun annesi olmak, kendi hayatından vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Çünkü kendisine ait bir hayatı olan annenin, çocuğunun da kendisine ait bir hayatı olmasına katlanabilmesi daha mümkün olabilir.
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
