Şahap Eraslan: Dijital Düzen İrademizi Nasıl Elimizden Alıyor?
Psikanalizde, psikolojide, okullarda ve neoliberal anlatıların büyük bölümünde otonom olmak, bağımsızlaşmak, kimseye muhtaç olmamak, kendi ayakları üzerinde durmak önemli bir ideal olarak anlatılır. Kuşkusuz bunların insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Sorun, bağımsızlığın değerli olması değil; bu idealin neredeyse sınırsızlaştırılması ve bireyin başarısının ölçüsüne dönüştürülmesidir. Çünkü aynı anda bambaşka bir dünyada yaşıyoruz.

RastinewsBeni Anlayın Lütfen…
Mesele belki de hiç kimsenin beni anlamaması değil; beni anlayabilecek birine ulaşamamamdır. Benim ihtiyacımın ne olduğunu dinleyecek ve o somut duruma göre karar verecek biri yok. Sistem yalnızca kendi iletişim biçimini dayatıyor. Beni kendi gösterdiği yoldan gitmeye, kendi sorduğu sorulara kendi sunduğu cevaplardan birini vermeye zorluyor. Benim irademi yok sayıyor. Hatta giderek ortadan kaldırıyor. Ama yalnızca benim irademi değil. Havaalanındaki görevlinin iradesini elinden alan sistem, aynı anda benim irademi de elimden alıyor. Görevli kendi değerlendirmesine göre davranamıyor; ben de ihtiyacımı ona anlatıp birlikte bir çözüm geliştiremiyorum. Sonunda karşı karşıya gelen iki insan değiliz artık. İradesi, mantığı, düşüncesi ve duygusu daraltılmış iki varlık hâline geliyoruz. Görevli bana bakıyor ve beni anlıyor. Ben de onun aslında karar veremediğini anlıyorum. Fakat bu karşılıklı anlayışın hiçbir sonucu yok. Çünkü ikimizin arasında yalnızca bir iletişim sorunu değil, karar verme imkânını ortadan kaldıran bir sistem bulunuyor.
Sistem yalnızca ilişkileri düzenlemiyor; ilişkinin yerini alıyor.
Daha önce bazı yazılarımda da söz ettiğim Erving Goffman, insanların belirli toplumsal konumlarda çeşitli rollere girdiklerini anlatır. İnsan, garsonken başka, doktorun karşısında hastayken başka, öğretmenken ya da yolcuyken başka bir rolün içinde davranır. Bu rollerin her biri belirli beklentiler, davranış biçimleri ve hareket alanları içerir. Fakat bugün sanki roller bile elimizden alınmış durumda. Çünkü bir rolü oynayabilmek için bile az da olsa yorum yapma ve hareket etme alanına ihtiyaç vardır. İnsan rolünü her durumda birebir aynı biçimde yerine getirmez; karşısındaki kişiye ve içinde bulunduğu duruma göre davranışını ayarlar.
Bugün ise durumun özgüllüğünü değerlendirme imkânı giderek ortadan kalkıyor. Ne görevli gerçekten görevli gibi davranabiliyor ne de ben derdimi anlatabilen bir yolcu ya da hasta olarak var olabiliyorum. Görevli artık karşısındaki duruma göre karar veren biri değil; sistemin önceden belirlediği işlemleri uygulayan bir aracı. Ben de kendi ihtiyacını anlatan bir kişi değil, doğru kutucuğu işaretlemek zorunda olan bir kullanıcıyım. İnsan, kişiden “kullanıcı”ya; ilişki, “işlem”e; konuşma ise “veri girişi”ne dönüşüyor. Hartmut Rosa’nın Spielraum (=hareket alanı) dediği hareket, yorumlama ve karar alanının kaybolması tam da burada görünür hâle geliyor. İçinde bulunduğumuz somut duruma bakarak düşünemiyor, yargıda bulunamıyor ve karar veremiyoruz. “Bu durumda yapılması gereken nedir?” diye sormak yerine, “Sistem neye izin veriyor?” diye soruyoruz. Ahlaki, insani ve mesleki değerlendirmelerin yerini sistemin izin verdiği seçenekler alıyor. Bir süre sonra görevlinin yaptığı işin doğru olup olmadığı da önemini kaybediyor. Önemli olan yalnızca işlemin kurala uygun biçimde yapılmış olması. Yolcunun mağdur olması, hastanın doktora ulaşamaması ya da bir insanın ihtiyacının karşılanmaması ikincil hâle geliyor. Görev tamamlanıyor ama sorun çözülmüyor.
Herkes görevini yapıyor ama hiç kimse sorumluluk almıyor.
Dijital Özgürlük…
Psikanalizde, psikolojide, okullarda ve neoliberal anlatıların büyük bölümünde otonom olmak, bağımsızlaşmak, kimseye muhtaç olmamak, kendi ayakları üzerinde durmak önemli bir ideal olarak anlatılır. Kuşkusuz bunların insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Sorun, bağımsızlığın değerli olması değil; bu idealin neredeyse sınırsızlaştırılması ve bireyin başarısının ölçüsüne dönüştürülmesidir. Çünkü aynı anda bambaşka bir dünyada yaşıyoruz.
Elimdeki telefonun bataryası bittiğinde bazen uçağıma binemiyorum, alışverişte ödeme yapamıyorum, banka hesabıma ulaşamıyorum, randevularımı göremiyorum, hatta saatin kaç olduğunu bile öğrenmekte zorlanıyorum. Laptopumuzu ve cep telefonumuzu iki günlüğüne elimizden alsalar, gündelik yaşamı sürdürmek birdenbire ciddi biçimde güçleşiyor. Bize ait bilgiler, bağlantılar, biletler, banka işlemleri, doktor randevuları, adresler, takvimler, şifreler, hatta kimi zaman ilaçlarımızla ilgili bilgiler bu cihazların ve onların bağlı olduğu sistemlerin içinde duruyor. Yani bir taraftan insana sürekli “bağımsız ol” deniliyor; diğer taraftan yaşamın altyapısı onu giderek daha yoğun bağımlılık ilişkilerinin içine yerleştiriyor.
Bir şehirde internetin bir günlüğüne tamamen kesildiğini düşünelim. Ulaşım, ödeme sistemleri, iletişim, sağlık hizmetleri, iş yaşamı, rezervasyonlar, siparişler, haritalar birbiri ardına aksıyor. Modern şehir neredeyse felç oluyor. Bu yalnızca teknolojik bir aksaklık değildir. İnsan bir anda kendi hayatına erişimini kaybetmiş gibi hissedebilir. Çünkü hayatının giderek daha büyük bir bölümü kendisinin dışında kurulmuş sistemlere emanet edilmiştir. Tam da burada tuhaf bir terslik ortaya çıkıyor. Sistem insanları birbirlerine, kurumlara, ağlara, platformlara, cihazlara ve altyapılara maksimal ölçüde bağımlı hâle getirirken, bireyden psikolojik olarak maksimal bağımsızlık bekliyor. Kendi kendine yetmesi, güçlü olması, özgüvenli olması, yardım istememesi, kırılganlığını yönetmesi, sorunlarını çözmesi bekleniyor. Böylece toplumsal ve yapısal bir çelişki psikolojik bir probleme dönüştürülüyor.
İnsan zorlandığında soru çoğu zaman “Bu sistem insanı neden bu kadar bağımlı ve kırılgan hâle getiriyor?” olmuyor. Bunun yerine “Neden yeterince dayanıklı değilsin?”, “Neden daha iyi başa çıkamıyorsun?”, “Neden daha bağımsız değilsin?” diye soruluyor. Sistemin ürettiği bağımlılık, bireyin kişiliğindeki bir eksiklikmiş gibi yeniden tarif ediliyor. Belki de neoliberal anlatının en ilginç taraflarından biri burada ortaya çıkıyor: Maddi dünyada bağımlılığı artırırken, psikolojik dünyada bağımsızlığı ahlaki bir zorunluluğa dönüştürmesi. İnsan aslında hiç olmadığı kadar çok sisteme bağlı; ama kendisini hâlâ tamamen kendi başına ayakta durması gereken bir özne olarak düşünmeye zorlanıyor. Sistem çalışmadığında yaşanan çaresizlik de böylece sistemin sorunu olmaktan çıkar, kişinin yetersizliği gibi görünmeye başlar. Ve tam da bu nedenle bağımlılığın kendisi görünmezleşir. Çünkü bize sürekli bağımsız olduğumuz anlatılır.
Ulus devletler, vatan, millet sloganları da bağımsızlık üzerine kurulur. Uluslar, bireyler bağımlılıkları arttıkça bu durumla baş edebilmek için aksi söylemlere sığınıyorlar galiba…
Gözetleyici Kapitalizmden Dijital Gözetime
Yıllar önce Michel Foucault'nun Überwachen und Strafen. Die Geburt des Gefängnisses (1977, Gözetlemek ve Cezalandırmak. Hapishanenin Doğuşu) adlı kitabını okumuştum. Foucault bu kitapta modern toplumlarda iktidarın yalnızca yasaklayarak ve cezalandırarak değil, gözetleyerek, disipline ederek ve sonunda insanın kendi kendisini denetlemesini sağlayarak da işlediğini anlatır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Panoptikum modelidir. Dairesel bir hapishanenin ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmlar kuleden görülebilirler ama kendilerini gözetleyen kişinin o anda gerçekten kulede olup olmadığını, kendilerine bakıp bakmadığını bilemezler. Asıl mesele de budur: İnsanı sürekli gözetlemek gerekmez. Gözetlenebileceği duygusunu sürekli canlı tutmak yeterlidir. Böylece gözetleme dışarıdan içeriye taşınır. Bir süre sonra insanın başında sürekli bir gardiyanın durmasına gerek kalmaz; gardiyan insanın zihnine yerleşir. Kişi gözetlenmediği zamanlarda bile gözetleniyormuş gibi davranmaya başlar. Gözetim içselleştirilir ve insan kendi kendisinin gözetmenine dönüşür.
Foucault'nun anlattığı bu gözetim biçiminden yaklaşık kırk yıl sonra Shoshana Zuboff, Das Zeitalter des Überwachungskapitalismus (2018, Gözetim Kapitalizmi Çağı) adlı kitabında gözetimin dijital kapitalizm koşullarında nasıl değiştiğini anlatır. Artık ortada tek bir hapishane, tek bir kule ve kuleden bizi seyreden görünür bir gözetmen yoktur. Gözetleme gündelik hayatın tamamına yayılmıştır. Online gözetleme…
Google'da yaptığımız aramalar, internette baktığımız sayfalar, satın aldıklarımız, bulunduğumuz yerler, tıkladığımız bağlantılar ve dijital ortamda bıraktığımız sayısız iz ekonomik bir hammaddeye dönüşür. İnsan deneyimi, dijital şirketler tarafından veri üretmenin kaynağı hâline gelir. Bu veriler yalnızca ne yaptığımızı anlamak için değil, gelecekte ne yapacağımızı tahmin etmek ve giderek davranışlarımızı belirli yönlere doğru yönlendirmek için de kullanılır.
Burada Foucault'nun dünyasıyla Zuboff'un dünyası arasında önemli bir fark var. Panoptikumda insan gözetlendiğini bildiği ya da gözetlenebileceğini düşündüğü için davranışını değiştirir. Dijital gözetimde ise çoğu zaman ne kadar gözetlendiğimizi bile bilmeden davranırız. Hatta gözetlenmemizi mümkün kılan araçları kendi isteğimizle satın alıyor, cebimizde taşıyor ve günün büyük bölümünde kullanıyoruz. Eski gözetleme kulesinin yerini telefonlar, bilgisayarlar, uygulamalar, platformlar ve algoritmalar aldı.
Sosyal medyadaki "Beni takip et", "Takibe al" ricaları bu dönüşümün belki de en çarpıcı ifadelerinden biridir. Eskiden bir insan sürekli takip edildiğini düşündüğünde, korkudan polise gidebilir ya da takip edilme düşüncesi bir sanrıya dönüştüğünde psikiyatriste başvurabilirdi. Bugün ise "takip edilmek" arzu edilen, hatta insana sevinç veren bir şeye dönüşmüş durumda. Takipçi sayısının artması görünürlüğün, ilginin ve kimi zaman toplumsal değerin göstergesi sayılıyor.
Buradaki dönüşüm yalnızca teknolojik değil. Gözetlenmeyle kurduğumuz duygusal ilişki de değişti. Bir zamanlar korku uyandıran takip edilme hâli, bugün beğenilme ve tanınmayla ilişkilendiriliyor. İnsan yalnızca gözetlenmeye razı olmuyor; başkalarını kendisini izlemeye, takip etmeye, yaşamına bakmaya davet ediyor. Gözetlenmenin makbul, izlenmenin sevindirici hâle geldiği bir düzende "beni takip et" ricası, gözetimin ne ölçüde içselleştirildiğini gösteriyor.
Belki de Foucault'dan Zuboff'a uzanan çizgide asıl dönüşüm burada belirginleşiyor: Panoptikumdaki insan gözetlenebileceğini düşündüğü için kendisini denetliyordu; dijital kapitalizmin insanı ise yalnızca gözetlenmeyi kabullenmiyor, görünür olmak ve takip edilmek için kendisini gönüllü olarak gözetimin alanına sunuyor.
Denetlenme özgürlüğü, denetlenme sevgisi… Dijital kapitalizm kendisini çoğu kez özgürlük diliyle sunuyor: sınırsız iletişim, sınırsız erişim, sınırsız paylaşım, sınırsız seçim… Fakat burada tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor. Kullanıcının özgürlüğü artıyormuş gibi görünürken şirketlerin insanların yaşamlarına nüfuz etme olanakları da olağanüstü ölçüde genişliyor.
Sorunlardan biri de teknolojik gelişmenin hızıyla devletlerin ve hukukun hareket etme hızının birbirinden çok farklı olması da. Devletlerin yasa çıkarması, kurumların yeni teknolojileri anlaması, toplumsal tartışmaların oluşması ve hukuki sınırların belirlenmesi zaman alıyor. Dijital şirketler ise çok daha hızlı hareket edebiliyor. Bu hızın nedenlerinden biri de bu şirketlerin son derece hiyerarşik yapılarının olması ve demokratik karar mekanizmalarının neredeyse hiç bulunmamasıdır. Bir devletin karar alabilmesi için parlamentolar, komisyonlar, uzmanlar, mahkemeler, kamuoyu ve çeşitli çıkar grupları arasında uzun süreçlerin işlemesi gerekiyor. Oysa Elon Musk gibi çok büyük ekonomik ve teknolojik güce sahip bir şirket sahibi, kararlarını kamuoyuna sormak, parlamentoda tartışmak ya da demokratik bir onay sürecinden geçirmek zorunda değil. Kendisine ulaşan bilgiler ve kendi değerlendirmeleri doğrultusunda karar verebilir ve bu kararları çok kısa sürede hayata geçirebilir. Üstelik bunu yapabilecek hem parasal hem de teknolojik güce sahip de.
Burada başka bir bağımlılık ilişkisi daha ortaya çıkıyor. Devletler ve devlet kurumları, denetlemeye ve düzenlemeye çalıştıkları dijital teknolojilerin aynı zamanda müşterileri ve kullanıcıları da. İletişim altyapılarından dijital sistemlere, yazılımlardan veri işleme araçlarına kadar pek çok alanda bu şirketlerin sunduğu teknolojilere bağımlı hâle geldiler. Böylece devlet, bir yandan bu şirketleri sınırlandırması gereken otorite konumundayken öte yandan onların teknolojisine ihtiyaç duyan bir kullanıcı konumuna düştü. Bağımlı olduğunuz bir gücü denetlemek, bütünüyle dışınızda bulunan bir gücü denetlemekten çok daha zor aslında. Bu nedenle yeni bir uygulama, algoritma ya da veri toplama yöntemi, toplum onun sonuçlarını tartışmaya, hukuk onu tanımlamaya ve devlet sınırlarını belirlemeye başlamadan önce milyonlarca insanın yaşamına girmiş olabilir. Dijital kapitalizmin gücü biraz da burada ortaya çıkıyor: Önce gerçekliği değiştiriyor, ardından hukuk ve siyaset bu yeni gerçekliğin arkasından yetişmeye çalışıyor.
Bu nedenle dijital kapitalist şirketlerin özgürlük anlayışında başka bir özgürlük talebi de var: mümkün olduğunca az sınırlandırılmak. Burada özgürlük ile kuralsızlık birbirine yaklaşıyor/karışıyor. Şirket kendi hareket alanının genişliğini özgürlük olarak tanımlarken toplum açısından aynı durum denetimsizlik anlamına gelebiliyor. Bu anlamda dijital kapitalizmin en önemli sorunlarından biri, teknoloji şirketlerinin hem ekonomik hem de toplumsal olarak çok büyük bir güç biriktirmeleridir. Devletler onları regüle etmeye çalışırken çoğu zaman geriden gelir. Karar süreçleri uzun sürer; teknoloji şirketleri ise çok daha hızlı karar alır, yeni alanlara girer ve kuralları fiilen kendileri belirler.
Foucault'nun Panoptikumunda kule görünürdü ama gözetmenin bakıp bakmadığı bilinmezdi. Dijital kapitalizmde ise durum neredeyse tersine dönmüştür: Kule artık görünmezdir ama gözetleme neredeyse süreklidir. Belki de çağımızın asıl yeniliği budur. Eskiden iktidarın sorusu "Seni nasıl gözetleyebilirim?" idi. Dijital kapitalizmin sorusu ise giderek şuna dönüşüyor: Seni gözetlerken bunu sana nasıl özgürlük olarak yaşatabilirim?
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
