İÇERİĞE ATLA
GÜNDEM4 DK OKUMA

Şükrü Sekban’dan Hasip Kaplan’a: Kürt Siyasetinde Türkiyeleşmenin Tarihi

Hasip Kaplan’ın üç emojisi, bir voleybol zaferine duyulan sevincin ötesinde, Kürt siyasetinin “Terörsüz Türkiye” adı altında nereye sürüklendiğini gösteriyor. Kürtlerin dili, statüsü ve tarihsel hakları tanınmadan devletin ulusal coşkusuna katılmak barış değil; Şükrü Sekban’dan bugüne uzanan siyasi teslimiyet çizgisinin yeni biçimidir.

PAYLAŞ
Şükrü Sekban’dan Hasip Kaplan’a: Kürt Siyasetinde Türkiyeleşmenin Tarihi

Eski Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Türk bayraklarıyla Avrupa şampiyonluğunu kutlayan Türkiye Kadın Voleybol Millî Takımı’nın fotoğrafını üç dua emojisiyle paylaşması, Kürt kamuoyunda haklı bir tartışma yarattı.

Mesele kadın voleybolcuların başarısı değildir. Sporcuları devletin işlediği suçlarla özdeşleştirmek de doğru değildir. Fakat siyasetçinin kullandığı sembol, geçmişinden ve temsil ettiği halkın hafızasından bağımsız değildir.

Hele o siyasetçi yıllarca “Kürt vardır, Kürdistan vardır” demişse…

Hele Roboskî’nin hesabını soracağını söylemişse…

Hele Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmuşsa…

Üç dua emojisi artık yalnızca üç emoji değildir. Bir siyasi dönüşümün, daha doğrusu Kürt siyasetinde giderek derinleşen hafıza kaybının işaretidir.

Bu tablo, Kürt tarihinin tartışmalı isimlerinden Dr. Şükrü Mehmed Sekban’ı hatırlatıyor.

Xoybûn’dan Türk milliyetçiliğine

Sekban, Kürt siyasal mücadelesinin dışından gelen biri değildi. Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nde, Kürdistan Teâli Cemiyeti’nde ve Xoybûn’un kuruluş çalışmalarında yer aldı.

Kürtlerin ayrı bir halk olduğunu, Kürtçenin resmî dil olarak tanınmasını ve Kürtlerin kendi coğrafyalarında siyasal haklara kavuşmasını savundu.

1923’te Mustafa Kemal’e ulaştırılmak üzere kaleme aldığı “Kürtler Türklerden Ne İstiyorlar?” başlıklı mektubunda, Kürtlerin kendi kimliklerini koruyarak Türklerle birlikte yaşayabileceği bir düzen önerdi. Ancak Ankara’dan beklediği karşılığı alamadı.

Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasının ardından Kürt siyasetinin önemli kadroları Suriye ve Lübnan’a geçti. Celadet ve Kamuran Bedirxan, Memduh Selim, İhsan Nuri ve başka Kürt aydınları, 1927’de Lübnan’ın Bhamdun kentinde Xoybûn’u kurdu.

Sekban da bu kurucu çevrenin içindeydi.

Xoybûn, Ağrı direnişini siyasi ve askerî açıdan örgütledi; İhsan Nuri’yi bölgeye gönderdi. Fakat direnişin bastırılmasının ardından Sekban, yıllarca savunduğu siyasi çizginin tam karşısına geçti.

Kürt tarihçilerin ve yazarların aktardığı, Kürt siyasi hafızasında da kabul gören anlatıya göre Sekban, Türkiye’ye dönebilmek için Mustafa Kemal’e mektup gönderdi. Mustafa Kemal ise dönüşüne izin verilmesi karşılığında ondan Türkleri ve Kürtlerle Türklerin aynı kökten geldiği tezini savunan bir eser yazmasını istedi.

Sekban bunun üzerine 1933’te La Question Kurde — Kürt Sorunu adlı risaleyi yayımladı.

Daha önce Kürtlerin ayrı bir halk olduğunu savunan Sekban, bu kez Kürtlerle Türklerin aynı kökten geldiğini ileri sürüyor, Kürtlerin ayrı bir siyasal mücadele yürütmesine karşı çıkıyordu.

Bu, yalnızca düşünsel bir değişiklik değildi. Kürt kimliğini ve Kürtlerin siyasal haklarını savunan bir aydının, kendi geçmişini reddederek Türk milliyetçiliğinin tezlerine sığınmasıydı.

Nitekim Sekban’ın risalesi daha sonra “Kürtler Türk’tür” iddiasının dayanaklarından biri haline getirildi. Xoybûn’un kurucu çevresinde yer alan bir Kürt aydınının kalemi, Kürtlerin inkârında kullanılmaya başlandı.

Sekban’ın yaptığına gerekçe aramak doğru değildir.

Sürgün, yenilgi, hastalık veya ülkeye dönme isteği; bir insanın yıllarca savunduğu halkın kimliğini reddetmesini, Türk milliyetçiliğine savrulmasını ve kendi kalemini inkâr siyasetine teslim etmesini haklı çıkarmaz.

İnsan ülkesine dönmek isteyebilir. Ancak bunun bedeli kendi halkının varlığını tartışmaya açmak olmamalıdır.

Roboskî’den üç duaya

Hasip Kaplan da sıradan bir sosyal medya kullanıcısı değildir.

Şırnak milletvekilliği yaptı. DTP, BDP ve HDP çizgisinde siyaset yürüttü. Meclis kürsüsünden Kürtlerin, Kürdistan’ın ve Kürtçenin varlığını savundu. Kürt meselesinin bir partinin ya da örgütün sınırlarını aşan ulusal bir mesele olduğunu söyledi.

Kaplan aynı zamanda Roboskî dosyasının takipçilerinden biriydi.

28 Aralık 2011’de Roboskî’de 34 Kürt sivil, Türk savaş uçaklarının bombardımanında öldürüldü. Ölenlerin önemli bir bölümü çocuktu. Yakınları parçalanmış cenazeleri katırların sırtında taşımak zorunda kaldı.

Kaplan o günlerde dosyanın uluslararası yargıya taşınacağını söylüyor, “Fail Cumhurbaşkanı da olsa yargılanacak” diyordu.

Bugün aynı Kaplan, Türk bayraklarının hâkim olduğu millî takım fotoğrafının altına üç dua emojisi bırakıyor:

🙏🙏🙏

Elbette herkes bir spor başarısını kutlayabilir. Fakat yıllarca Kürt halkı adına siyaset yapan birinin, Türk ulusal zaferini hangi sembollerle ve hangi siyasi atmosferde kutladığı sorgulanabilir.

Çünkü fotoğrafta Türk bayrağı, Türk millî takımı ve Türk ulusal coşkusu vardır. Kaplan’ın siyasi kimliğini kuran Kürdistan’dan, Roboskî’den ve Kürt halkının yaralı hafızasından ise hiçbir iz yoktur.

İtiraz tam da bunadır.

Dün Roboskî’nin hesabını soran bir hukukçu, bugün hangi hesabı kapanmış sayıyor?

Dün “Kürdistan vardır” diyen bir siyasetçi, bugün hangi siyasi kazanımdan dolayı Türk ulusal anlatısının önünde dua ediyor?

Kürt siyaseti ne kazandı? Kürt halkı ne kazandı

“Terörsüz Türkiye” süreci konuşulurken Kürt siyasetinde hızlanan bir Türkiyeleşme görülüyor.

Oysa Kürtçenin eğitim dili olması kabul edilmedi. Kürtlerin anayasal statüsü tanınmadı. Kayyım rejimi bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmadı. Roboskî’nin hesabı sorulmadı. Kayıpların akıbeti açıklanmadı. Toplu mezarlar açılmadı. Cenazeleri ailelerine verilmeyen insanların dosyaları kapanmadı.

Kürt halkının yaraları hâlâ açıkken bu acele neden?

Kürtler hangi hakkı kazandı da bazı Kürt siyasetçileri devletin zafer fotoğrafında yer almak için bu kadar istekli davranıyor?

Hangi adalet sağlandı da geçmiş unutuluyor?

Hangi yüzleşme gerçekleşti de Kürtlerden hafızalarını geride bırakmaları bekleniyor?

Bu, barış değildir.

Barış, Kürtlerin Türklük içinde erimesi değildir. Silahların susması, Kürtlerin dillerinden, kimliklerinden ve tarihsel haklarından vazgeçmesi anlamına gelmez. Türkiye’de birlikte yaşamayı savunmak, Kürdistan’ı inkâr etmeyi gerektirmez.

Demokratik çözüm, güçlü olanın ulusal kimliğine eklemlenmek değil; farklı halkların eşit haklarla yaşayabileceği bir düzen kurmaktır.

Kürtlerin kolektif hakları tanınmadan, geçmişle yüzleşilmeden ve adalet sağlanmadan gösterilen bu uyum, çözüm değil kimlik erozyonudur.

Üç emoji neden bu kadar ağır?

Şükrü Sekban’ın 1933’te yayımladığı risale, Kürt siyasal tarihindeki büyük kopuşlardan biriydi. Bir dönem Kürtlerin haklarını savunan Sekban, daha sonra kendi kalemini Kürtlerin inkârına dayanak olacak bir tezin hizmetine sundu.

Hasip Kaplan’ın paylaşımı elbette bir kitap değildir. Fakat sembolik anlamı küçümsenemez.

Sekban’ın risalesi, Türk milliyetçilerine “Xoybûn çevresinden gelen biri bile Kürtlerin Türk olduğunu kabul etti” deme imkânı verdi.

Kaplan’ın üç emojisi ise devlete başka bir mesaj veriyor:

Kürtlerin dilini, statüsünü ve tarihsel haklarını tanımadan da Kürt siyasetçilerini Türk ulusal anlatısına dâhil edebilirsiniz.

Asıl tehlike buradadır.

Hasip Kaplan neye sevineceğine kendisi karar verir. Fakat Kürt halkı da yıllarca kendi adına siyaset yapan birinin geçirdiği dönüşümü sorgulama hakkına sahiptir.

Dün “Kürt vardır, Kürdistan vardır” diyen biri, bugün neden Türk bayraklarının önünde dua ediyor?

Dün Roboskî’nin hesabını soran bir hukukçu, bugün hangi hesabı kapatmış sayıyor?

Şükrü Sekban’ın dönüşümü bir risaleye sığmıştı.

Hasip Kaplan’ınki üç emojiye sığdı.

Bazen bir halkın hafızasından uzaklaşmak için uzun bir kitap yazmaya gerek kalmaz.

Üç işaret yeter:

🙏🙏🙏

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER