İÇERİĞE ATLA
RÖPORTAJ15 DK OKUMA

Dr. Veysi Dağ: "Kürt tarihini İsrail üzerinden okumak hem yanlış hem tehlikeli"

PAYLAŞ
Dr. Veysi Dağ: "Kürt tarihini İsrail üzerinden okumak hem yanlış hem tehlikeli"

RastinewsMHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısı ve Abdullah Öcalan'ın kabulüyle 2024'te, PKK'nin feshi temelinde bir süreç başladı. Süreç Kürt kamuoyunda farklı biçimlerde karşılık buldu: destekleyenlerin yanı sıra eleştirel ve kuşkulu yaklaşan geniş kesimler de var.

Kürt akademisyen Veysi Dağ, bu tartışmada eleştirel tarafta duran isimlerden. Barış süreçlerini ilkesel olarak desteklediğini belirten Dağ, Türkiye ile Öcalan arasında yürütülen süreci "psödo-barış" olarak tanımlıyor; asıl meselenin PKK'nin silah bırakması değil, Kürtlerin Ortadoğu'da bağımsız bir siyasal aktör olarak konumu olduğunu savunuyor.

Rastî olarak Dağ ile sürece yönelik eleştirilerin nasıl karşılandığını, Kürt siyasal aktörlerinin bugünkü tutumunu ve son dönemde gündeme gelen "proto-İsrail", "post-İsrail" ve Siyonizm tartışmalarını konuştuk. Bölgesel güçlerin politikalarının aynı ölçütlerle değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Dağ'a göre Kürtlerin geleceği, başka aktörlerin jeopolitik anlatıları üzerinden değil kendi siyasal iradeleri üzerinden tanımlanmalı.

RASTÎ HABER MERKEZİ

2024'te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısı ve Abdullah Öcalan'ın kabulüyle PKK'nin feshi temelinde bir süreç başladı. Kürt kamuoyunun önemli bir kesimi bu süreci Kürt meselesi ekseninde eleştiriyor ya da eksik buluyor; kuşkuyla yaklaşanlara ise "Madem savaştan yanasınız, buyurun dağlar, silah sizi bekliyor" türünden tepkiler veriliyor. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz; destekliyor musunuz?

Öncelikle şunu açıkça belirteyim: barış süreçlerini desteklemek, ulusal ve toplumsal sorunların şiddet yerine siyasal ve barışçıl yöntemlerle çözülmesini savunmak son derece değerlidir. İrlanda, Kolombiya ve Güney Afrika deneyimleri bunun başarılı örnekleridir. Dolayısıyla itirazım barış fikrine veya silahların devre dışı bırakılmasına değil, "barış" adı altında hangi siyasal projenin hayata geçirildiğine yöneliktir. Bu nedenle Türkiye ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen süreci bir psödo-barış süreci, yani görünüşte barışçıl fakat farklı bir siyasal hedefe hizmet eden bir süreç olarak görüyorum. Bu sürece baktığımızda barışı tanımlayacak tek bir emare görmüyorum.

Bana göre mesele yalnızca PKK'nin silah bırakması değil; Kürtlerin Türkiye'de ve Ortadoğu'da kendi siyasal iradesi ve kolektif öznelliğiyle hareket eden bağımsız bir aktör olmaktan çıkarılmasıdır. Bu yalnızca Kuzey Kürdistan'daki Kürtlerle sınırlı değil; Rojava, Rojhilat ve Başûr'daki Kürtler de aynı yaklaşımın hedefinde. Erdoğan yıllar önce "Irak'ta yaptığımız hatayı bir daha başka yerde yapmayız" demişti. Yani Güney'de elde edilen statüyü büyük bir hata olarak görüyor. Amaçlanan şey, Kürtlerin statüsüz ve savunmasız kalması; kendi ayakları üzerinde duramayan, Türk devletine mecbur bırakılmış bir yapıya dönüşmesidir. Devlet Bahçeli, Mehmet Uçum ve diğer devlet yetkililerinin açıklamaları da sürecin yalnızca "silah bırakma" ya da "iç barış" çerçevesinde ele alınamayacağını gösteriyor. Ben bu süreci Yeni Osmanlıcılık, Sünni İslam kardeşliği ve Misak-ı Millî tahayyülünün yeniden üretilmesi bağlamında okuyorum. Bu çerçevede Kürtlerin ayrı bir siyasal ve ulusal özne olarak tanınması yerine, Türk devletinin bölgesel çıkarlarıyla uyumlu bir toplumsal unsur olarak konumlandırılması riski var. Aynı zamanda Kürtlerin Ortadoğu'da bağımsız bir siyasal aktör olarak ortaya çıkmasının ve kendi bölgesel ittifaklarını geliştirmesinin sınırlandırılmasından kaygı duymak gerekiyor.

Peki bu süreci eksik bulan, kuşku duyanların "barış karşıtı" ilan edilmesini nasıl okuyorsunuz?

Sürecin meşruiyetini kurmak için devlet kurumlarının yanı sıra bazı Türk gazeteciler, akademisyenler, medya kuruluşları ve bazı Kürt siyasal aktörleri de koordineli biçimde söylemsel taşıyıcılık yapıyor. Meşru kaygılarını dile getiren Kürtler "barış karşıtı", "milliyetçi", "rantçı" veya "savaştan yana" olmakla suçlanıyor; "Madem savaştan yanasınız, buyurun dağlar, silah sizi bekliyor" gibi ifadeler kullanılıyor. Oysa gerçek bir barış sürecinde eleştiri ve itiraz hakkı olmalıdır. Geçmişte ağır bedeller ödemiş Kürtlerin bugün sürece kuşkuyla yaklaşması, savaştan yana oldukları anlamına gelmez; tam tersine, savaşın bedelini yaşamış insanların barışın hangi koşullarda gerçekleşeceği konusunda söz söyleme hakkı vardır. Kendisini sol ya da demokrat olarak tanımlayan, ancak çoğu devlet misyoneri gibi hareket eden bazı Türk çevrelerinin Kürtlerin kaygılarını küçümseyerek devletin ürettiği siyasal çerçeveyi yeniden üretmesini de son derece sorunlu buluyorum. Üstelik bu kesimler, DEM Parti, İlke TV ve Yeni Yaşam gazetesi gibi Kürtlerin bedel ödeyerek kurduğu kurumlarda destek ve temsil buluyor.

Öte yandan tarihsel koşulları birbirinden ayırmak gerekir. PKK'nin ortaya çıkışını yalnızca örgütün ideolojisiyle açıklayamayız — ki bugün Öcalan ve bazı Türk yöneticileri bunu dillendiriyor. Türk devletinin inkârcı, asimilasyoncu ve sömürgeci politikaları da bu şiddet ortamının oluşmasında belirleyici olmuştur. Geçmişte Kürt hareketini destekleyen birçok insan bunu savaşı romantize ettiği için değil, siyasal yolların büyük ölçüde kapatıldığı bir dönemde başka seçenek göremediği için yaptı. Frantz Fanon'un deyimiyle, bir dönem "meşru şiddet" içinde yer almış, fakat şiddetin gerekli olmadığı koşullarda şiddete karşı durmuş insanlardır. Bugün ise aynı koşullarda değiliz: teknoloji, iletişim, diaspora ve Kürtlerin bölgesel siyasal deneyimi önemli ölçüde değişti. Dolayısıyla bugün Kürtlerin haklarını savunmak için yeniden silahlı çatışmaya dönmesi gerektiğini düşünmüyorum; aksine mevcut siyasal ve barışçıl araçların çok daha güçlü biçimde kullanılması gerektiğine inanıyorum.

Bu tabloda Kürt siyasal aktörlerine nasıl bir sorumluluk düşüyor? Bugün sahadaki tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Milyonlarca Kürdün geleceğini ilgilendiren bir süreç, yalnızca PKK'nin silah bırakması ve Öcalan'ın cezaevinde aldığı kararlar üzerinden değerlendirilemez. Kürtlerin etnik, siyasal ve hukuki statüsü, Ortadoğu'daki konumu ve kendi geleceğini belirleme hakkı da tartışılmalıdır. Bu nedenle Kürt siyasal aktörleri, böylesi tarihsel bir eşikte mevcut politikaya uyum sağlamakla değil, Kürt halkının uzun vadeli ulusal çıkarlarını, siyasal özne olma hakkını ve varlığının geleceğini korumakla yükümlüdür. Oysa bugün sahadaki birçok Kürt aktörü kendisini tamamen İmralı'ya endekslemiş, siyasi irade ve inisiyatifini büyük ölçüde yitirmiştir. Öcalan ne söylerse sorgulamadan benimseyen, kendi değerlendirmesini yapmayan ve eleştirel düşünce geliştirmeyen bir kesim var. Daha da kaygı verici olan, bu çizgiyi eleştiren veya farklı bir perspektif ortaya koyanlara karşı tahammülsüz, zaman zaman hakaret ve tehdit içeren saldırgan bir dil kullanmalarıdır. Bu durum, siyasi düşüncenin ve eleştirel muhakemenin zayıfladığı, adeta "zombileşme" diyebileceğimiz bir tablo yaratıyor. Hiçbir siyasi hareket, liderinin söylediklerini sorgulamadan tekrarlayarak uzun vadede sağlıklı ve demokratik bir gelecek kuramaz. Hele söz konusu olan, 27 yıldır rehin tutulan ve olup bitenden ancak devletin verdiği bilgiler çerçevesinde haberdar olabilen bir liderse…

Kısacası, barışı ve şiddetin sona ermesini güçlü biçimde destekliyorum. Fakat Türkiye ile Öcalan arasında yürütülen mevcut süreci demokratik ve gerçek bir barış süreci olarak görmüyorum. Bana göre bu süreç, Kürtlerin siyasal özneliğini yeniden tanımlayıp sınırlandırma, kolektif hafızalarını etkisizleştirme ve onları Türk devletinin bölgesel hegemonya projesine eklemleme riski taşıyor. Rojava'daki çöküşü de bu çerçeveden bağımsız görmüyorum; benzer bir yaklaşımın gelecekte bölgedeki diğer Kürt bölgelerini de etkilemesinden ciddi biçimde kaygı duyuyorum.

Son dönemde bazı Kürt siyasetçiler ve aynı çizgideki yayın organları, kurulacak bir Kürdistan ihtimalinden söz ederken sıkça İsrail'i örnek gösteriyor; "proto-İsrail" ve "post-İsrail" kavramlarını dillendiriyor. Nedir bu kavramlar, neden Kürdistan'la ilişkilendiriliyor? Bu İsrail örneği Kürtler açısından nasıl bir tehlike oluşturuyor?

"Proto-İsrail" ve "post-İsrail" kavramlarının Kürdistan meselesiyle ilişkilendirilmesi, Ortadoğu'nun son yüzyılını İsrail merkezli bir tarihsel ve jeopolitik çerçeve içinde okuyan bir yaklaşımın ürünüdür. Bu yaklaşımda İsrail, Batılı güçlerin ve özellikle İngiliz emperyalizminin bölgede kurduğu düzenin sonucu olarak sunuluyor; Kürdistan'ın geleceği de bu düzenin öncesi ve sonrası üzerinden tarif ediliyor. Ben bu okumayı hem eksik hem de Kürtler açısından stratejik olarak tehlikeli buluyorum.

İsrail'in kuruluşunu yalnızca İngiltere'nin ya da Batılı güçlerin hazırladığı bir proje olarak açıklamak, tarihsel gerçekliği fazlasıyla basitleştiriyor. Balfour Deklarasyonu'nun arkasında elbette İngiltere'nin emperyal ve stratejik çıkarları vardı. Ancak bu süreçte Siyonist hareketin kendi siyasi örgütlenmesi, Yahudi toplumlarının uzun yıllara yayılan çabaları, Filistin'e yönelik göç, diplomatik faaliyetler ve nihayetinde İngiliz yönetimiyle yaşanan çatışmalar da belirleyici oldu. İngiltere'nin 1939 White Paper'ı ile Yahudi göçünü ciddi biçimde sınırlandırması ve Siyonist hareketle karşı karşıya gelmesi, İsrail'in basitçe "İngilizlerin kurduğu bir devlet" olarak açıklanamayacağını gösterir. Nitekim İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurion, İngilizleri "görünmeyen düşman" olarak tanımlıyordu.

Kahire Konferansı da bu açıdan önemlidir; çünkü İngilizlerin Kürtler konusunda başından beri tek ve değişmez bir politikası yoktu. 1921'de bazı İngiliz yetkililer Kürt bölgelerinin Irak'tan ayrı tutulmasını, hatta Türkiye'ye karşı tampon işlevi görecek özerk bir Kürt yapılanmasını tartışırken, Percy Cox gibi isimler Musul ve çevresinin Irak'a bağlanmasını savunuyordu. Sonuçta Irak'ın bütünlüğünü esas alan yaklaşım ağırlık kazandı; burada Musul ve Kerkük'ün stratejik ve ekonomik önemi belirleyici oldu. Ancak bu süreci yalnızca "İngilizler Kürtlere düşmandı" diyerek açıklamak yeterli değildir. Kürt aktörlerin dağınık ve birbiriyle çatışan siyasi hesapları, bölgesel güçlerle —özellikle Türklerle— ilişkileri de sonucu etkiledi. O dönemde de, tıpkı bugün olduğu gibi, Türk tarafının devrede olan bir planı ve politikası vardı. Atatürk'ün, bölgedeki Kürt aşiretlerini örgütleyip İngilizlere karşı savaştırmak amacıyla gizli bir yönergeyle gönderdiği Yarbay Şefik Özdemir Bey örneği ortadadır. Tarihe "Özdemir Bey Harekâtı" (ya da Revandiz Harekâtı) olarak geçen bu gizli operasyon ve Şeyh Mahmud Berzenci gibi Kürt liderlerine verilen vaatler bunun açık göstergesidir.

Dolayısıyla tarihsel veriler, Kürtlerin 20. yüzyılda maruz kaldığı katliamları ya da statüsüzlüğü doğrudan Siyonizm, Balfour Deklarasyonu veya "proto-İsrail" çerçevesine bağlayan basit bir nedensellik kurmamıza izin vermiyor. Siyonizm'in Kürtlere yönelik katliamlarla ilişkili olduğunu gösteren tek bir kanıt bile yok. Böyle bir bağ kurmak, tarihi komplo teorileri ve önyargılar üzerinden yeniden yazmak anlamına gelir. Bu da özünde antisemitizmdir; yani Yahudi düşmanlığını besler. Üstelik bu yaklaşım, Kürtlerin yaşadığı trajedilerin asıl sorumlularını gözden gizler: Osmanlı'nın dağılmasından sonra kurulan Türkiye, Irak, İran ve Suriye devletlerinin milliyetçi ve merkeziyetçi politikalarını ve bu devletlerin Kürtlere karşı izlediği çizgiyi aklar. Elbette uluslararası güçlerin ve sistemin kararları da bu tabloda etkili olmuştur. Bu kadar karmaşık bir tabloyu tek başına İsrail'in kuruluşuna bağlamak hem yanlış hem de tehlikelidir. Bir de Kürtlerin geleceği başka güçlerin anlatısıyla yazılamaz, inşa edilemez.

Bu tehlike nedir?

Eğer İsrail, Kürtlerin gözünde yalnızca "dış güçlerin Ortadoğu projesi" olarak kodlanır ve Kürdistan da aynı jeopolitik şemanın parçası sayılırsa, Kürtlerin siyasal iradesi ve tarihsel öznelliği geri plana itilir. Böylece kendi kaderini tayin hakkı, Kürtlerin toplumsal ve siyasal taleplerinin sonucu olmaktan çıkarılıp büyük güçlerin bölgesel projesinin bir parçası gibi gösterilir. Daha da önemlisi, İsrail karşıtlığı üzerinden kurulan bir Kürt siyasal perspektifi, Kürtlerin bölgedeki stratejik hareket alanını daraltabilir. Kürtlerin geleceğini Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin yanı sıra ABD, Avrupa, İsrail ve diğer bölgesel güçlerle ilişkilerinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu yüzden Kürtler, herhangi bir aktörle ilişkisini peşinen düşmanlık kategorisine sokmak yerine kendi çıkarlarını, güvenliğini ve siyasal hedeflerini merkeze alan bağımsız bir politika perspektifine sahip olmalıdır. "Post-İsrail" söylemini de yalnızca İsrail sonrası bir Ortadoğu düzeni olarak değil, Kürtlerin bu yeni düzende nasıl konumlanacağına dair bir siyasal proje olarak okumak gerekir. Buradaki itirazım Kürtlerin İsrail'le ilişki kurmasına ya da İsrail'i eleştirmesine değil; İsrail'in kuruluş tarihinin, Kürtlerin tarihini açıklayan bir anahtar hâline getirilmesinedir. Bu, tarihsel açıdan yanlış, siyasal açıdan ise Kürtler için zararlı bir yaklaşımdır.

Sonuç olarak Kürtler açısından asıl tehlike İsrail'in kendisi değil, Kürtlerin kendi siyasal geleceğini başka güçlerin jeopolitik anlatıları üzerinden tanımlamasıdır. İsrail'in tarihinden ders çıkarılabilir, fakat Kürdistan'ın geleceği İsrail'in bir kopyası olarak tasarlanamaz. Kürtlerin, kendi tarihsel deneyimleri, toplumsal iradeleri ve bölgesel gerçeklikleri üzerinden bağımsız bir siyasal perspektif geliştirmesi gerekir.

Öcalan'ın İsrail karşıtlığı üzerinden Türkiye'yle geliştirdiği yakınlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan'ın İsrail karşıtlığı üzerinden Türk devletiyle geliştirdiği yakınlaşmanın Kürtler açısından çok ağır sonuçlar doğurabileceğine inanıyorum. Türkiye'nin özellikle 2023'e kadar Rojava'ya yönelik askeri operasyonları ve Kuzey Kürdistan'da Kürt sivillere yönelik ağır hak ihlalleri, Kürt toplumunda derin bir hafıza oluşturdu. Bu hafızayı göz ardı ederek İsrail karşıtlığı üzerinden yeni bir siyasal süreç kurmak, ciddi bir güven ve meşruiyet sorunu yaratabilir. Öcalan, İsrail'in bölgesel hegemonyasına karşı olduğunu ima ediyor. Peki Kürtlerin statüsünü ve kendi kaderini tayin hakkını hedef alan, aynı zamanda bölgesel nüfuzunu genişleten Türkiye ve İran gibi güçleri nasıl değerlendireceğiz? Eğer İsrail'in bölgesel etkisi "hegemonik" veya "emperyalist" sayılıyorsa, aynı ölçünün Türkiye ve İran için de uygulanması gerekmez mi? Bugün Türkiye'nin Libya, Sudan, Lübnan, Suriye, Irak ve Katar dâhil birçok ülkede artan siyasi, ekonomik ve askeri etkisi var. İran ise daha önce Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki Şii milis ve siyasi ağları üzerinden bölgesel nüfuzunu genişletmişti. Dolayısıyla Kürtler açısından mesele yalnızca İsrail'in politikalarını eleştirmek değil, bölgedeki bütün güçleri aynı ölçütlerle değerlendirebilmektir.

İsrail'in bölgesel politikalarının elbette eleştirilecek yönleri olabilir. Ancak bu politikayı yalnızca "emperyalist bir hegemonya projesi" olarak tanımlamak da haksızlıktır. İsrail kendisini uzun süredir İran'ın bölgesel ağından, Hamas, Hizbullah ve diğer silahlı aktörlerden kaynaklanan güvenlik tehditleriyle karşı karşıya gören bir devlet olarak konumlandırıyor; İbrahim Anlaşmaları da bu güvenlik ve izolasyon sorununu diplomatik ve ekonomik yollarla aşma girişimlerinden biridir. Kürtlerin yapması gereken, herhangi bir bölgesel gücün söylemini bütünüyle benimsemek değil; Türkiye, İran, İsrail, ABD ve diğer aktörlerin politikalarını kendi ulusal ve demokratik çıkarları açısından bağımsız biçimde değerlendirmektir. Kürtlerin geleceği, başka bir devletin düşmanlığı üzerinden değil, kendi siyasal iradesi ve stratejik çıkarları üzerinden şekillenmelidir.

Son dönemde Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Siyonistler arasındaki ilişkilerden de söz ediliyor. Siyonistlerin Osmanlı'nın yıkılışında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda bir rolü oldu mu? Olmadıysa, bu iddia neden bu kadar sık dillendiriliyor?

Öncelikle kavramları birbirinden ayırmak gerekiyor: Jön Türkler, İttihat ve Terakki, Osmanlı Yahudileri ve Siyonist hareket aynı şey değildir. Aralarında çeşitli dönemlerde temaslar ve siyasi ilişkiler olmuştur; ancak buradan "Siyonistler Osmanlı'yı yıktı" veya "Türkiye Cumhuriyeti'ni Siyonistler kurdu" sonucunu çıkarmak tarihsel olarak mümkün değildir. Jön Türk ve İttihat ve Terakki hareketleri, esas olarak imparatorluğun dağılmasını önlemeyi ve merkezî devleti güçlendirmeyi amaçlayan, farklı etnik ve dinî gruplardan insanların yer aldığı siyasi hareketlerdi. Siyonizm ise 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve Filistin'de bir Yahudi ulusal yurdu kurulmasını hedefleyen ayrı bir hareketti.

Bazı Yahudi aydınların ve Siyonistlerin Jön Türklerle temas kurmuş olması, bu hareketlerin aynı siyasi projenin parçası olduğu anlamına gelmez; temas etmekle Osmanlı'nın yıkılmasını birlikte planlamak arasında çok büyük fark vardır. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesi ve parçalanması; imparatorluğun iç sorunları, milliyetçi hareketler, Balkan Savaşları, ekonomik ve askerî zayıflıklar ve büyük güçlerin politikaları gibi çok sayıda etkenin sonucudur. Bütün bu süreci Siyonizm üzerinden açıklamak ciddi bir tarihsel basitleştirme olur. Aynı şekilde "Siyonistler Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu" iddiasını destekleyen ikna edici bir kanıt da bulunmuyor. Cumhuriyet'in kuruluşunu; Anadolu'daki milliyetçi hareket, Osmanlı ordusundan gelen askerî ve siyasi kadrolar, yerel Müdafaa-i Hukuk örgütleri, Kuvayi Milliye gibi yerel güçler, farklı düzeylerde destek veren Kürt aşiretleri, savaş sırasında ve sonrasında yaşanan soykırım ve demografik dönüşümler ile dönemin değişen uluslararası koşulları birlikte değerlendirerek açıklamak gerekir.

Peki bu iddia neden bu kadar sık dile getiriliyor?

Önemli nedenlerinden biri, Osmanlı'nın son döneminde Yahudi aydınlar, Jön Türkler ve Siyonistler arasında gerçekten temasların bulunmasıdır. II. Abdülhamid'in Theodor Herzl ile görüşmesi — ki bu görüşmede Abdülhamid, Herzl'in Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması talebini reddetmiştir — ya da İttihat ve Terakki içinde Yahudi kökenli bazı isimlerin bulunması gibi gerçek olaylar, sonradan bağlamından koparılıp çok daha geniş bir komplo anlatısının kanıtı gibi kullanılıyor. Burada özellikle "Yahudi", "Siyonist", "Selanikli" ve "Dönme" kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerekir. Bir kişinin Yahudi kökenli olması onu otomatik olarak Siyonist yapmaz; İttihat ve Terakki içinde Yahudi kökenli isimlerin bulunması da cemiyetin Siyonist olduğu anlamına gelmez. Nitekim Emmanuel Karasu gibi Yahudi kökenli isimler cemiyetin içinde yer alıyordu; ancak Karasu, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurulmasına karşı çıkıyor ve Osmanlı Yahudilerinin Osmanlı vatandaşı olarak kalmasını savunuyordu. Benzer şekilde dönemin İngiltere ve Almanya'sındaki birçok Yahudi de Siyonist devlet fikrine mesafeli duruyor, yaşadıkları topluma “entegre” olmayı savunuyordu. Ancak Holokost ve Avrupa'daki Yahudi karşıtı zulümlerden sonra, Herzl'in "Yahudilerin güvenliği ancak kalıcı bir devletle sağlanabilir" tezi tarihsel gelişmeler karşısında çok daha güçlü bir karşılık buldu.

Siyonizm ile İttihatçılığın temel siyasi hedefleri de aynı değildi. Siyonistlerin Osmanlı döneminde hiçbir siyasi faaliyeti ya da teması olmadığını söylemek doğru değildir; ancak bu temaslardan hareketle Osmanlı'nın yıkılmasının veya Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının Siyonist bir proje olduğu sonucuna varmak için yeterli tarihsel kanıt yoktur. Asıl sorun, çok aktörlü ve karmaşık bir tarihi tek bir gizli merkeze bağlama eğilimidir. "Siyonistler Osmanlı'yı yıktı", "Siyonistler Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu" ve ardından "İsrail Kürdistan'ı kuracak" biçimindeki anlatılar, birbirini tamamlayan bir komplo çerçevesi oluşturuyor. Bu yaklaşım, gerçek siyasi aktörlerin, toplumsal dinamiklerin ve özellikle Kürtlerin kendi tarihsel öznelliğinin görünmez hâle gelmesine yol açıyor. Kürtler açısından doğru yaklaşım, tarihi tek bir dış güç üzerinden açıklamak değil; Osmanlı'nın son döneminde Siyonistlerin, İttihatçıların, İngilizlerin, Fransızların, Arapların, Ermenilerin ve Kürtlerin hangi çıkarlarla, hangi dönemlerde birbirleriyle ilişki kurduğunu ayrı ayrı incelemektir. Bu bizi komplo teorilerinden uzaklaştırıp çok daha gerçekçi bir tarih ve siyaset anlayışına götürür.

Öcalan'ın son dönemdeki İsrail karşıtı yaklaşımında da zaman zaman komplo teorilerine dayanan tarihsel okumalar öne çıkıyor; bunları destekleyen yeterli tarihsel kanıt göremiyorum. İsrail karşıtlığı üzerinden ve Türkiye'nin güvenlik kaygıları gözetilerek kurulan yeni bir siyasal çerçevenin, kısa vadede Türkiye ile Kürt hareketi arasında bir yakınlaşma sağlayabileceği düşünülebilir. Ancak bu yaklaşım uzun vadede Kürtleri kendi siyasal taleplerinden ve stratejik çıkarlarından uzaklaştırabilir. Türkiye kısa vadede bazı konularda taviz veriyor ya da yeni bir açılım görüntüsü veriyor olabilir. Fakat Kürtlerin siyasi statüsü, güvenliği ve geleceği konusunda somut ve kalıcı güvenceler oluşturulmadığı sürece, böyle bir yaklaşımın Kürtleri uzun vadede daha savunmasız ve Türkiye'nin siyasi iradesine daha bağımlı hâle getirme riski taşıdığını düşünüyorum.

Türkiye'nin güvenlik doktrini temelinde başlattığı bu süreçle birlikte, belli bir Kürt kesiminin Türkiye'yle birlikte ciddi bir İsrail karşıtı politika ve söylem benimsediğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

Bunun tek bir nedeni olduğunu düşünmüyorum. Ancak son dönemde Türkiye'nin güvenlik doktrini ile Öcalan çizgisindeki bazı Kürt çevrelerinin İsrail karşıtı söylemi belirgin biçimde örtüşüyor. Bu çevrelerde İsrail, yalnızca Filistin meselesinin bir tarafı olarak değil; Ortadoğu'nun mevcut düzenini değiştirmeye çalışan ve Kürtleri kendi bölgesel hesaplarında kullanabilecek bir güç olarak görülüyor. Öcalan'ın son dönemdeki yaklaşımında ise Kürt sorununun çözümünü bağımsız bir devlet projesi ya da uluslararası ittifaklar yerine Türkiye'yle kurulacak yeni bir siyasi ilişki içinde ele alma eğilimi öne çıkıyor. Bu eğilim de Türkiye'nin güvenlik kaygılarıyla ve bölgesel rakiplerine yönelik politikalarıyla kesişebiliyor.

Ben Kürtlerin İsrail'i eleştirmesine karşı değilim. Sorun, Kürtlerin siyasi çıkarlarının Türkiye'nin ya da başka bir gücün İsrail karşıtlığıyla özdeşleştirilmesidir. Kürtler bugün dört farklı devletin sınırları içinde yaşıyor ve bunların hiçbirinde siyasal, hukuki ve kültürel geleceklerinin tam anlamıyla güvence altında olduğunu düşünmüyorum. Kürtlerin geleceğini tehdit eden unsurların başında, merkeziyetçi ve farklı biçimlerde otoriterleşen Türk, Arap ve Fars devletlerinin politikaları geliyor. Bu gerçekliği görmezden gelerek bütün Kürtlerin stratejik çıkarlarını tek bir "İsrail karşıtlığı" üzerinden tanımlamak, Kürt meselesinin kapsamını ve geleceğini daraltıyor. Üstelik Yahudiler kendi devletlerine sahip olmalarına rağmen İsrail hâlâ ciddi güvenlik tehditleri altındadır; bunu da unutmamak gerekir. İsrail'in bölgesel etkisini eleştirirken Türkiye ve İran'ın Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Libya gibi ülkelerdeki siyasi ve askerî nüfuzunu görmezden gelmek, bölgeyi tek taraflı okumak olur.

Kürtler açısından doğru yaklaşım, herhangi bir devletin politikasını peşinen desteklemek veya reddetmek değil; her aktörü kendi çıkarları ve politikaları üzerinden değerlendirmektir. Bu nedenle bu İsrail karşıtı yönelimi yalnızca bir dış politika tercihi olarak görmüyorum; bunun, Öcalan hareketinin bölgesel konumunun yeniden tanımlanması anlamına geldiğini düşünüyorum. Türkiye'nin güvenlik doktriniyle bu denli iç içe geçmek kısa vadede bir yakınlaşma sağlayabilir; ancak uzun vadede Kürtlerin bağımsız siyasi hareket alanını daraltarak çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Kürtlerin ihtiyacı yeni bir "İsrail karşıtlığı" değil, kendi çıkarlarını merkeze alan bağımsız bir bölgesel stratejidir.

Bu söyleşide Veysi Dağ, Türkiye-Öcalan sürecine dair Kürt kamuoyunda yükselen kuşkulu sesin akademik bir çerçevesini sundu. Onun vurguladığı temel nokta şu: barışın kendisine değil, hangi siyasal projenin “barış” adı altında hayata geçirildiğine bakmak gerekiyor. Dağ’a göre bu sürecin sınavı, silahların susmasında değil, Kürtlerin Türkiye’de ve bölgede kendi siyasal iradesiyle var olabilme kapasitesinde yatıyor.

Söyleşinin ikinci ekseni olan “proto-İsrail/post-İsrail” tartışmasında Dağ, Kürt siyasetinde son dönemde güçlenen bu anlatının tarihsel temelden yoksun olduğunu, üstelik Kürtlerin kendi meselesini başka bir gücün gölgesinde tanımlamasına yol açabileceğini savundu.

Sonuç olarak Dağ’ın vurgusu nettir: Kürtlerin ihtiyacı yeni bir İsrail karşıtlığı değil, kendi çıkarlarını merkeze alan bağımsız bir bölgesel strateji.

Rastî olarak bu tartışmayı farklı seslerle sürdürmeye devam edeceğiz.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER