Şahap Eraslan: Beni En Çok Annem Öldürdü…

RastinewsÇocuk doğduğunda anneyle arasındaki göbek bağı kesilir. Bu, fizyolojik bir kopuştur. Ancak anneyle çocuk arasındaki ruhsal bağ, doğumla birlikte sona ermez. Çocuğun büyümesi ve bağımsızlaşması, bir anlamda anneyle çocuk arasındaki psikolojik göbek bağının da zamanla kesilmesi sürecidir. Fakat fizyolojik göbek bağı doğumda bir kez kesilirken psikolojik göbek bağının kesilmesi uzun yıllara yayılan, her iki tarafın da katıldığı bir süreçtir. Çocuk annesinden ayrılmayı, kendi kararlarını vermeyi ve kendi hayatını kurmayı öğrenirken anne de çocuğunun kendisinden ayrı bir insan olduğunu, kendisine ihtiyaç duymadan yaşayabileceğini kabul etmek durumundadır. Burada bağımsızlık arzusu ile bağımsızlık korkusu arasında bir çatışma ortaya çıkar. Üstelik bu çatışma yalnızca çocukta değil, annede de vardır.
Anne çocuğunun büyümesini, bağımsızlaşmasını ve kendi hayatını kurmasını ister. Ancak aynı zamanda onun bunu başarıp başaramayacağından kaygılanabilir. Çocuğunun kendisinden uzaklaşması, artık ona eskisi kadar ihtiyaç duymaması annede bir kayıp duygusu da yaratabilir. Anne bir yandan çocuğunun özgürleşmesini arzularken diğer yandan bu özgürleşmenin kendisinde yaratacağı yalnızlıktan ve ayrılıktan korkabilir.
Benzer bir çatışma çocukta da yaşanır. Çocuk büyümek, kendi kararlarını vermek, annesinden bağımsız hareket etmek ister. Ancak bağımsızlık aynı zamanda güvenli ve tanıdık bir ilişkiden uzaklaşmak anlamına gelir. Kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenmek, hata yapabilmek ve belirsizliklerle karşılaşmak korkutucu olabilir. Böylece çocuk da hem ayrılmayı arzular hem de ayrılmaktan korkar.
İşte bu noktada anneyle çocuğun korkuları birbirine karışabilir. Anne kendi ayrılık kaygısını çocuğuna yükleyebilir; çocuk da kendi bağımsızlık korkusunu annenin kaygısı üzerinden yaşayabilir. Anne çocuğunun tek başına yapamayacağından korkarken çocuk, annesinin korkusunu kendi yetersizliğinin kanıtı olarak algılayabilir. Çocuk ayrılmaktan çekindikçe anne onun henüz hazır olmadığını düşünebilir. Böylece birbirlerinin korkularını doğrulayan ve güçlendiren bir ilişki ortaya çıkabilir.
Bu durumda anne çocuğunu koruduğunu düşünürken kendi ayrılık korkusunu da yatıştırıyor olabilir. Çocuk ise annesinin kaygısını azaltmak için bağımsızlık arzusundan vazgeçebilir. İki taraf da birbirini korumaya çalışırken birbirinin bağımsızlaşmasını zorlaştırabilir. Böylece psikolojik göbek bağının kesilmesi, yalnızca çocuğun anneden ayrılması değil, annenin de çocuğu kendisinden ayrı bir insan olarak serbest bırakabilmesi meselesine dönüşür. Çünkü bağımsızlaşmak, anneyle çocuk arasındaki sevgi bağının kopması demek değildir. Tam tersine, birbirlerine bağımlı olmadan da birbirlerini sevebilmeleridir. Psikolojik göbek bağının kesilmesi, sevginin sona ermesi değil, sevginin bağımlılıktan özgürleşmesidir.
Babanın Gaddarlığı ve Annenin Suçlanması
Çocuğa en çok emeği geçen, onun bakımını, ihtiyaçlarını, öfkesini ve çaresizliğini büyük ölçüde üstlenen anneyi, sonunda birçok şeyden sorumlu tutmak da biz erkeklerin (erkek terapistlerin) geleneklerinden biri. Çocuğun yaşadığı sorunların, ruhsal çatışmalarının ve mutsuzluğunun nedenlerini annede aramakta pek zorlanmıyoruz. Annenin agresyonunu, öfkesini, hatta çocuğa yönelik kötücül duygularını tartışırken babanın nerede olduğunu çoğu zaman sormuyoruz.
Üstelik annenin çocuğa yönelttiği şiddeti bile bazen sevgi, fedakârlık ya da koruma olarak adlandırıyoruz. Kötülüğü iyilik olarak tanımlayarak yalnızca anneyi değil, belki de kendimizi de temize çekmeye çalışıyoruz. Çünkü annenin yaptıklarını tartışırken babanın yapmadıkları görünmez hâle geliyor. Belki de burada erkelerin kendi gaddarlığını annelerin üzerine yıkma çabası var. Çocuğun hayatında bulunmayan, onun bakımına katılmayan, geceleri uykusuz kalmayan, ağlamasına, öfkesine ve çaresizliğine tanıklık etmeyen baba, annenin çocuğa karşı geliştirdiği olumsuz duyguları kolayca yargılayabilir. Oysa annenin agresyonunu konuşurken babanın yokluğunu da konuşmak gerekir. Psikanaliz kuramlarında söz edilen bir olgu var: Babasız toplum. Çocuğun hayatında sınırlı yer tutan baba… Çünkü gaddarlık yalnızca çocuğa vurmak, bağırmak ya da onu aşağılamak değildir. Çocuğun hayatında önemsiz bir kişi olmayı kabullenmek, onun duygusal dünyasına ilgisiz kalmak, bütün bakım sorumluluğunu anneye bırakmak da gaddarlığın başka bir biçimi olabilir. Hatta belki de asıl sormamız gereken soru şu: Çocuğun hayatında hiçbir sorumluluk üstlenmeyen, onunla gerçek bir ilişki kurmayan, varlığıyla yokluğu arasında pek az fark bulunan bir baba, kendi ilgisizliğini neden annenin eksikliklerini tartışarak görünmez kılmaya çalışır? Annenin agresyonunu anlamaya çalışırken babanın ilgisizliğini unutursak, çocuğun yaşadığı ilişkiyi değil, yalnızca annenin eksikliklerini incelemiş oluruz. Böylece anneliği kutsallaştıran, babalığı ise sorumluluktan muaf tutan aynı anlayışı başka bir biçimde yeniden üretiriz. Annenin yaptıklarını tartışırken babanın yapmadıklarını görünmez kılmak, annelik eleştirisinin kendisini de ataerkil bir pratiğe dönüştürebilir.
Felaket Fantezileri: Sevginin İçindeki Agresyon
Benim bindiğim her uçak düştü. Yolculuk yaptığım her otobüs kaza yaptı. Her gecikmemde kaçırıldım, dağlara kaldırıldım, kurda kuşa yem oldum. Annem beni korumak adına zihninde tekrar tekrar öldürüyordu. Bu felaketlerin hiçbiri gerçekleşmemişti. Ama annemin ruhsal dünyasında yaşanıyorlardı. Üstelik bu yaşantılar onun için son derece gerçekti. Kafasında oluşturduğu sahneler karşısında ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyor, sanki gerçekten ölmüşüm gibi acı çekiyordu.
Annemin yaşadığı acı gerçekti. Fakat bu acının kaynağı gerçek bir olay değil, kendi oluşturduğu felaket fantezileriydi. Burada üzerinde durulması gereken bir soru var: İnsan, kendisine bu kadar acı veren bir fanteziyi neden tekrar tekrar üretir? Elbette kaygının kendi içinde tekrarlayıcı bir niteliği olabilir. İnsan korktuğu şeyleri zihninde canlandırarak onlara hazırlıklı olmaya çalışabilir. Felaketin önceden düşünülmesi, onun önlenebileceği yanılsamasını yaratabilir. Böylece kaygı, belirsizlik karşısında bir denetim çabasına dönüşür.
Ancak bu açıklama her zaman yeterli değildir. Annemin fantezilerinde benim sürekli felakete uğramamın, acı çekmemin ve ölmemin başka bir ruhsal anlamı da olabilir miydi?
Annem bilinçli olarak benim ölmemi istemiyordu. Bundan kuşkum yok. Ama bilinçli olarak istemediğimiz şeylerin bilinçdışı dünyamızda hiçbir karşılığı olmadığını da söyleyemeyiz.
Çocuğun bağımsızlaşması anne için bir kayıp anlamına geldiğinde, bu kaybın yarattığı öfke ve çaresizlik felaket fantezilerine karışabilir.
Annemin Felaket Fantezileri: Ayrılığın İnkârı ve Agresyon
Annem, fiziksel olarak yanında olmamamdan belki de o kadar rahatsız oluyordu ki beni fantezilerinde sürekli yanında taşıyordu. Durmadan beni düşünüyor, başıma gelebilecek felaketleri hayal ediyor, zihninde benimle yaşıyordu. Sanki beni düşüncelerinden hiç çıkarmayarak bedensel olarak aynı yerde bulunmayışımızı inkâr etmeye çalışıyordu. Ben fiziksel olarak onun yanında değildim ama sürekli düşüncelerinin içindeydim. Bedenim ondan uzaklaşmıştı; fakat annemin ruhsal dünyasında ondan hiç ayrılmıyordum. Belki de böylece aramızdaki fiziksel mesafeyi fantezilerinde ortadan kaldırıyordu. Ancak bu fantezilerin başka bir anlamı daha olabilir miydi? Annem, yanında olmamama, ondan uzaklaşmama, kendi hayatımı yaşamama öfkeleniyor olabilir miydi? Belki de ayrılıktan beni sorumlu tutuyor, bu nedenle bana kızıyordu. Ve belki de bu öfke, felaket fantezilerinde beni cezalandırmanın bir yolunu buluyordu. Ben kaza yapıyordum. Kanlar içinde kalıyordum. Ölüyordum.
Annem ise kendi hayalinde yarattığı bu sahnelerden dehşete düşüyordu. Böylece aynı fantezinin içinde birbirine karşıt iki ruhsal hareket bulunuyor olabilirdi: Bir taraftan ayrılığı inkâr ediyor, beni sürekli zihninde tutarak yanından uzaklaşmamışım gibi davranıyordu. Diğer taraftan, kendisinden uzaklaşmamın yarattığı olası öfkeyi, benim başıma gelen felaketler üzerinden ifade ediyordu. Belki de beni fantezilerinde hem yanında tutuyor hem de cezalandırıyordu. Üstelik cezalandırdığı kişinin başına gelenlerden yine kendisi korkuya kapılıyordu. Kendi fantezisinde beni kaybediyor, sonra da bu kaybın dehşetini yaşıyordu. Burada anneyle çocuk arasındaki ayrılma sürecinin ne kadar karmaşık olabileceğini de görüyoruz.
Çocuk büyümekte, annesinden uzaklaşmakta ve kendi hayatını kurmaktadır. Anne bir taraftan çocuğunun büyümesini ve bağımsızlaşmasını isterken diğer taraftan onun uzaklaşmasına katlanmakta zorlanabilir. Çocuğun bağımsızlaşmasını bütünüyle engellemek mümkün değildir. Ancak onun bağımsızlaşmasını kabul etmek de annenin ruhsal dünyasında kolay olmayabilir. İşte bu çatışmada annenin bilinçdışı agresyonu nasıl bir rol oynar? Çocuğun başına gelen felaketlerin tekrar tekrar hayal edilmesi, onun bağımsızlaşmasına karşı gelişen bilinçdışı bir agresyonun ifadesi olabilir mi? Anne, çocuğunu kaybetmekten korkarken aynı zamanda kendisinden uzaklaştığı için ona öfkeleniyor olabilir mi? Felaket fantezileri hem ayrılığı inkâr etmenin hem de ayrılan çocuğu fantezide cezalandırmanın bir yolu hâline gelebilir mi?
Bu soruların kesin yanıtları yok. Bir insanın felaket fantezilerinden hareketle onun bilinçdışı arzularını doğrudan belirlemek mümkün değil galiba. Felaket fantezileri, sevilen birini kaybetme korkusundan da kaynaklanabilir; mutlaka saldırgan bir arzunun ifadesi olmaları gerekmez. Ancak sevgiyle agresyonun aynı kişiye yöneltilebildiğini, ayrılık arzusuyla ayrılık korkusunun iç içe geçebildiğini ve bilinçdışı çatışmaların kaygı biçiminde ortaya çıkabildiğini düşünebiliriz. Annemin felaket fantezilerinde dikkatimi çeken şey ise benim her defasında onun yanından uzaklaşırken ölüyor olmamdı. Sanki ölümümün koşulu ondan ayrılmamdı. Onun yanında olduğumda değil, uzaklaştığımda başıma bir felaket geliyordu. Böylece annemden ayrılmak, onun fantezilerinde ölüm tehlikesiyle birleşiyordu. Benim ayrılık korkuma annenim korkuları da ekleniyordu. Yük iki taraf için de taşınmaz oluyor… Bu fantezilerin benim üzerimdeki olası etkisi de burada önem kazanıyor. Çünkü çocuk, annesinin kendisi için sürekli felaketler düşündüğünü öğrendiğinde, bağımsızlaşmayı yalnızca kendi korkularıyla değil, annesinin korkularıyla da ilişkilendirebilir. Uzaklaşmak tehlikelidir. Annenin yanında olmamak felakete yol açabilir. Bağımsızlıktan, büyümekten vazgeçmek… Kendi hayatını yaşamak, annenin kaygılanmasının nedeni. Böylece çocuk, bağımsızlaşma arzusuyla annesini korkutmama isteği arasında kalabilir. Anne, çocuğunun başına gelecek felaketlerden korkarken çocuk da annesinin yaşayacağı dehşetten korkmaya başlayabilir. Bu durumda ayrılık yalnızca iki insanın fiziksel olarak birbirinden uzaklaşması değil ki! Aynı zamanda birbirlerinin korkularından ayrılabilmeleri meselesidir. Yani önce korkuları da birbirinden ayırmak gerekli. Belki de psikolojik göbek bağının kesilmesini zorlaştıran şeylerden biri de bu: Anne çocuğun uzaklaşmasına katlanmakta zorlanırken çocuk da annenin kendi uzaklaşmasına katlanamamasına katlanmak zorunda kalabiliyor. Böylece anne çocuğunu fantezilerinde yanında tutarken çocuk da annesinin kaygısını kendi ruhsal dünyasında taşımaya başlayabiliyor.
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.
