Ercan İlgin: Rojava'da bir dönem kapandı
Araştırmacı yazar Ercan İlgin, Rastî'ye verdiği röportajın ikinci bölümünde Haseke'de tahrip edilen Kürt sembollerini, Mazlum Abdi'nin Şam'daki yeni görevini ve Washington'ın sessizliğini değerlendirdi. İlgin'e göre bu dönem beş yıl sonra "kaçırılmış bir fırsat" olarak anılmayacak.

RastinewsAbdullah Öcalan'ın statüsünü ilk kez kamuoyu önünde dile getiren MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. İlgin bu çıkışta bir cesaret görmüyor, arkasında devlet aklını görüyor. Çerçeve yasayla kurulacak Silahsızlanma Alt Kurulu'na üye olacak Öcalan'ın, süreç boyunca devletin bir kadrosu gibi çalışacağını söylüyor. Cemil Bayık'ın Mazlum Abdi'ye yönelttiği "danışmanlığı kabul etmemeliydi" eleştirisini de aynı çerçevede ele alıyor. İlgin'in deyişiyle, bu tür yapılarda yöneticiler zaman zaman birbirini eleştirir ama en tepedeki isme kimse dokunmaz.
Söyleşinin büyük bölümü Rojava üzerine. Haseke'de Suriye bayrağı göndere çekilirken Kürt sembolleri ve çok dilli tabelalar tahrip edildi, buna karşı çıkan Kürt gençleri yaralandı. İlgin bunun ne ilk ne de son olacağını söylüyor. Kendi milleti için statü istemek yerine Şam'a gönüllü olarak entegre olmanın bedelinin bu olduğunu düşünüyor. Washington'ın itidal çağrısıyla yetinmesini eleştirse de Abdi, İlham Ehmed ve Sipan Hemo'nun Şam'a gitmesinin faturasını ABD'ye kesmeye karşı çıkıyor. Örnek olarak 1991'i hatırlatıyor. O yıl Güney Kürdistan da yalnız bırakılmıştı, ancak Barzani ve Talabani Bağdat'a teslim olmak yerine direnmeyi seçmişti.
Rojava'da yıllarca anadilinde okuyan çocukların artık Arapça eğitim göreceğini söyleyen İlgin, yine de umudunu kesmiş değil. Ders çıkarılırsa, uzun vadede meşru bir milli politikanın kurulabileceğine inanıyor.
Beş yıl sonra bu dönemin nasıl anılacağı sorusuna verdiği yanıt ise kimilerini şaşırtabilir. İlgin'e göre süreç tamamlanırsa bu yıllar örgütün tasfiyesi olarak tarihe geçecek. İlgin, Kırk yılın bilançosuna bakınca bunun Kürtler için kötü bir sonuç olmadığını düşünüyor. Kaçırılmış bir fırsattan söz etmeye de gerek görmüyor, çünkü örgütün Kürtlerin milli haklarından çok önce vazgeçtiğini söylüyor.
İşte söyleşinin ikinci bölümü:
Öcalan’ın statüsünü kamuoyu önünde ilk dillendiren isim MHP lideri Bahçeli oldu. Kürt sorununda Türk milliyetçiliği Kürt siyasetinden daha cesur mu davranıyor? Bunu nasıl okuyorsunuz?
Evet. Öcalan’ın statüsü gerek Bahçeli gerekse de devlet yetkililerince tanımlanmıştır. Onun statüsü çerçeve yasa bağlamında kurulacak olan “Silahsızlanma Alt Kurulu’nun üyeliği olacaktır. Yani ona devlet içinde bir statü sağlanacaktır. Neticede Öcalan bu süreçte devletin bir kadrosu olarak görev yapacaktır. Durum böyle olunca Bahçeli’nin bu adımını cesur bir çıkış olarak okumak bana pek doğru gelmiyor. Bunu bir devlet aklı olarak görmemiz daha doğru olacaktır.
Mazlum Abdi, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın danışmanı oldu ve SDG’nin feshini Şam’da duyurdu.Cemil Bayık, Mazlum Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın danışmanlığını kabul etmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Bayık sonucu eleştirirken o sonucu doğuran otoriteyi tartışmaya açmıyor. Sürecin yönünü Öcalan’ın çizdiği biliniyor. Kürt siyasetinde neden sonuçlar eleştiriliyor da o sonuçları belirleyen otorite hiçbir zaman sorgulanmıyor? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu durum totaliter örgütlerde her zaman görülen bir şeydir. Bu örgütlerde zaman zaman yöneticiler birbirini eleştirir ama mutlak şef her zaman eleştiriden azadedir.
Haseke’de Suriye bayrağı göndere çekilirken Kürt sembolleri ve çok dilli tabelalar tahrip edildi, protesto eden Kürt gençleri yaralandı. Saldırıların her an fitillenebileceği göz ardı edilmeden sahada ve masadaki realite ile sosyoloji üzerine ne söylersiniz?
Haseke’de yaşananlar ne ilktir ne de son olacaktır. Bu trajik durum, kendi milletine statü talep etmek yerine kolonyalist rejime gönüllü entegre olmanın doğal sonucudur. Diğer yandan yine bu yaşananlar Apocu ideolojinin savunucularının uzun yılardan beri diline pelesenk ettikleri “Halkların Kardeşliği” söyleminin ne denli içi boş bir söylem olduğunun kanıtıdır.
Siz kendi milletinizin bir statü sahibi olmak yerine halkların kardeşliğini temel şiarınız olarak belirlediğiniz sürece “halkların” baskı ve zulmüne her zaman maruz kalacaksınız.
Kimse, bu sözlerimden yola çıkarak başka halklara düşmanlık yaptığım gibi bir sonuç çıkarmasın. Ben hiçbir zaman böyle bir zihin dünyasına sahip olmadım. Ama bir realiteyi de vurgulamam gerekiyor. O da Kürtlerle egemen milletler arasında gerçek bir kardeşlik bağının oluşmasının yegâne yolunun onların da Kürtlerin bir millet olduğu gerçeğini kabullenmelerinden geçiyor. Oysa bugünkü realiteye baktığımız zaman söz konusu bu halkların hiç de böyle bir düşünceye sahip olmadığını rahatlıkla görebiliriz.
ABD, Haseke’deki olaylar için sadece itidal çağrısı yaptı. Washington’un Rojava’daki rolü bitti mi? Kürtler yine yalnız mı kaldı?
Henry Kissinger’ın ünlü bir sözü vardır. “Amerika’nın düşmanları elbette Amerika’dan korkmalıdırlar fakat dostları daha fazla.” Gerçekten de tarihsel süreç içinde ABD’nin dünya genelindeki politikasına baktığımız zaman ne yazık ki Kissinger’ın bu sözünün ne denli doğru olduğunu görürüz. Evet, ABD İran’a karşı kendisine bağlı bir Suriye ve Irak rejimini tercih edip bu rejimleri güçlendirme siyasetini izlemektedir. Fakat Mazlum Abdi, İlham Ehmed, Sipan Hemo gibi isimlerin gidip Şam rejiminin hizmetine girmesini de ABD’nin dayattığını söylemek tam anlamıyla saçmalık olacaktır.
Rojava’daki Kürt liderler böyle bir pozisyona girmek yerine kendi bölgelerinde kalıp mücadelelerini sürdürmeliydiler. Yine bunu yaparken de dünya kamuoyunun vicdanına seslenmek ve kendi haklılıklarını anlatmak yolunu tercih edebilirdiler.
Unutulmasın ki, ABD, Birinci Körfez Savaşı döneminde de Güney Kürdistan’ı kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Fakat daha sonra Kürtlerin orada yaşadığı büyük insani trajedi karşısında dünya kamuoyunun baskısı sonuç verdi ve 36. Paralelde NATO’ya bağlı bir Çekiç Güç oluşturuldu. Bu aynı zamanda orada Kürtlerin özgürlüğünün de yolunu açtı.
Bunda, başta Mesud Barzani ve Celal Talabani olmak üzere oradaki Kürt liderlerinin izlediği direngen politika esas belirleyici etken oldu. Çünkü onlar Bağdat rejimine entegre olmak yerine kendi milli mücadelelerini sürdürmeyi esas aldılar.
Sonuç olarak evet, Rojava’da bir dönem kapandı. Tüm dünyadaki Kürtlerin Kürdistan’ın bu parçası ile ilgili hayalleri yıkıldı ve süreç tam bir hezimetle sona erdi. Düşünün orada yıllardır kendi anadilinde eğitim gören çocuklarımız bugün artık Arapça eğitim görecek. Şam rejiminin Kürtlere reva gördüğü tek şey ise Kürtçenin artık haftada üç ders, o da seçmeli olarak okutulması oldu. Fakat ben yine de Rojava’daki Kürtlerin bu yaşananlardan gerekli dersleri çıkararak meşru bir zeminde bir milli politika inşa edeceklerine inanıyorum. Şüphesiz bu kısa vadede oluşacak bir şey değil. Yine bunun oluşması her şeyden önce entegrasyoncu siyasetin mahkûm edilmesine bağlıdır.
Beş yıl sonra bu dönem Kürtler için hangi kelimeyle anılacak: barış mı, tasfiye mi, yoksa kaçırılmış bir fırsat mı?
Beş yıl sonra bu dönem, eğer tamama ererse bu kirli savaş örgütünün tasfiyesiyle anılacak. Dolayısıyla evet bu bir barış olacak. Bu kötü bir şey de değil. Çünkü son kırk yıllık bu kirli savaşta Kürtler çok büyük bedeller ödediler. Neredeyse yüz bine yakın ölümüz, yakılıp yıkılan köylerimiz, kendi ülkesini terk edip metropollerde yaşamaya mahkûm edilen milyonlarca insanımız. Son olarak da Hendek Savaşı fantezisiyle toprağa düşen yedi bin gencimiz ve bu vesileyle viran edilen kadim yerleşim yerlerimiz bu kirli savaşın bilançosu hakkında bize yeterli bilgiyi veriyor.
Buna mukabil bu dönem kaçırılmış bir fırsat olarak anılmayacak. Çünkü bu örgüt zaten uzun yıllardan bu yana Kürtlerin bir millet olmaktan doğan haklarını savunmaktan vazgeçmişti. Hem de Kürtlere yukarıda saydığım bu denli büyük bedeller ödettikten sonra.
