Ercan İlgin: Türk siyasetinin de PKK'nin de ortak düşmanı Kürt milliyetçiliği
Araştırmacı yazar Ercan İlgin, Rastî'nin sorularını yanıtladı. İlgin'e göre iktidarıyla muhalefetiyle Türk siyaseti de, kırk yılı aşkın süredir kendini "Kürt Özgürlük Hareketi" olarak tanımlayan PKK de Kürt milliyetçiliğini en büyük düşman olarak görüyor. İlgin, sürecin bir müzakere olmadığını, ortada ne bir masanın ne de Kürtler adına tek bir talebin bulunmadığını söylüyor. Rojava için ise "Bir dönem kapandı, süreç tam bir hezimetle sona erdi" diyor.

RastinewsAraştırmacı yazar Ercan İlgin, bu tartışmanın en az konuşulan başlığını Rastî'ye anlattı: Kürt milliyetçiliği…
İlgin'e göre Kürt milliyetçiliği, bir yanda Türk siyasetinin, öte yanda PKK'nin hedefinde. Bu iki cephe arasında ise Kürtlerin bir millet olmaktan doğan hakları, sürecin hiçbir aşamasında masaya gelmiyor.
Öcalan'ın statüsünden Abdullah Öcalan'ın 2004'teki "Bookchin dönüşümüne", Haseke'deki saldırılardan ABD'nin Rojava'daki rolüne kadar pek çok başlığı değerlendiren İlgin'in sorularımıza verdiği yanıtları iki bölüm olarak siz okurlarımızla paylaşacağız. Röportajın ilk bölümü şöyle:
Milliyetçiliğin demokrasinin kurucu öğesi olduğunu söylüyorsunuz. “Terörsüz Türkiye” sürecinde ise Kürt milliyetçileri süreç karşıtlığıyla eleştirildi.
Bu konuda öncelikle şunu söylemek istiyorum. Evet ben, insanlık tarihinde, milliyetçiliğin demokrasinin kurucu öğesi olduğunu münhasıran dile getirmekteyim. Çünkü milliyetçilik ortaya çıktığı her bir toplumda öncelikle bir millet gerçekliğini yaratmış ve bu devamında da bu milletin en alt sınıfları da dahil olmak üzere her bir ferdinin milletin asli birer unsuru olarak tanımlanmasını sağlamıştır. Bunun sonucu olarak da bir yandan kendi millet iradesini dayatırken diğer yandan o döneme kadar her türlü ayrıcalıklara ve imtiyazlara sahip olan aristokrasiye karşı da amansız bir mücadele yürüterek bu sınıfın tasfiyesinde başat bir rol oynamıştır. Zaten demokrasinin en önemli özelliklerinden birinin bir toplumda ayrıcalıklara ve imtiyazlara sahip bir kesimin bulunmaması gerektiği gibi bir gerçeklik söz konusudur. Bu minvalde de milliyetçilik, toplumların demokrasiye geçişinde bir kurucu öğe olarak ortaya çıkmıştır.
Milliyetçilik nedir? Kürt milliyetçiliği nedir? Ve neden Kürtler söz konusu olduğunda milliyetçilik bir tehdit gibi algılanıyor?
Milliyetçilik, bir milletin her bir ferdinin, kendi milletinin çıkarlarını kaygılarının merkezine alması ve bu doğrultuda ulvi bir amaç etrafında ortaklaşmasıdır. Ne bir eksik ne bir fazladır. Hal böyleyken milliyetçiliğin aşırı bir biçiminin ırkçılığa, faşizme veya şovenizme dönüşeceği yönündeki tüm yorumlar her türlü gerçeklikten kopuk bilim dışı söylemlerdir.
Bu minvalde ikinci sorunuza, yani Kürt milliyetçiliğinin ne olduğuna cevaben şunu söylemem gerekiyor. Kürt milliyetçiliği, günümüzden yüz yılı aşkın bir süre önce kendi iradesi hiçe sayılarak dört kolonyalist devlet arasında pay edilen ve günümüzde sayısı 35-40 milyon gibi bir rakamla ifade edilen bir milletin gerek millet olarak var olma gerekse de dünya özgür milletler ailesi içerisinde kendisinin de yer alması doğrultusundaki mücadelesinin yegâne rehberi ve yol göstericisidir.
Yine buradaki üçüncü sorunuza, yani Kürtler söz konusu olduğunda milliyetçiliğin neden bir tehdit olarak algılanıyor olduğu sorunuza geçecek olursak son derece ibret verici bir gerçeklikle karşılaşıyoruz.
Bu gerçeklik de Türk siyasetinde iktidarda veya muhalefette olmalarına bakılmaksızın tüm kesimlerin Kürt milliyetçiliğini en önemli tehdit unsuru olarak görüyor olmalarıdır. Buna yine bu toplumun demokratlık iddiasındaki kesimleri de dahildir. Onlar da kendi zihin dünyalarında içselleştirdikleri hâkim ulus kibriyle hareket etmekte ve bunun sonucunda da Kürtleri hiçbir zaman kendi eşiti olarak görmemektedirler. Böyle olunca da Kürtleri ayrı bir millet olarak değil, sadece etnik farkındalığına saygı duyulması gereken bir halk olarak tanımlamaktadırlar.
Yine bu zihniyetin bir dışa vurumu olarak mütemadiyen Kürtlere akıl vermek ve gerektiğinde parmak sallamak hakkını kendilerinde bulmaları da bunların hâkim ulus kibrinin doğal bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bunu kısaca vurguladıktan sonra, 1. Sorunuzda yer alan, “Terörsüz Türkiye” sürecinde Kürt milliyetçilerinin süreç karşıtlığıyla suçlanması meselesine kısaca değinmek istiyorum. Evet, sizin de belirttiğiniz gibi bu kesimler, “Terörsüz Türkiye” sürecinde Kürt milliyetçilerinin tutumuna yönelik ahlak dışı iftiralar ve manipülasyonlara başvurmaktan çekinmediler. Halen de bu tutumlarını devam ettirmektedirler.
Oysa ki, bu süreçte Kürt milliyetçileri kendi milletine çok büyük zararlar vermiş olan bu savaşın bitmesini ve bu kirli savaş örgütünün tasfiyesini herkesten çok istemekte ve dile getirmektedirler. Çünkü bu kirli savaş Kürtlere en büyük zararı vermekle kalmamış aynı zamanda bir milletin haklılığından doğan meşruiyetini de ortadan kaldırmıştır. Fakat Kürt milliyetçileri bir yandan bu kirli savaşın bitmesini desteklerken diğer yandan kendi kadim milletinin kayıtsız şartsız Türk kolonyalist sistemine entegre olmasına karşı bir reddiye içindedirler. Bu da her durumda son derece haklı bir tutumdur. İşte bu kesimin görmekten ve duymaktan imtina ettiği ve hiç hazzetmediği şey de budur.
Sonuç olarak bir bütün olarak Türk siyasetinin Kürt milliyetçiliği söz konusu olduğu zaman takındığı bu düşmanca tutumu vurguladıktan sonra bir başka utanç verici gerçekliği ele almamız gerekiyor. O da kırk yılı aşkın bir süredir kendisini “Kürt Özgürlük Hareketi” olarak tanımlayan PKK’nin gerek liderlerinin gerekse de yandaşlarının Kürt milliyetçiliğini en büyük düşmanları olarak görüyor olmalarıdır. Öyle ki bunlar bir yandan egemen kolonyalist sisteme gönüllü olarak entegre olurken diğer yandan kendi milletinin milliyetçilerine karşı nefret dilini kullanmaktan sakınmamaktadırlar.
Elbette bu zihniyet Öcalan’ın marifetiyle bu yapıda hâkim hale getirilmiştir. Öcalan’ın daha 1992 yılında Yalçın Küçük’le yaptığı söyleşide Kürt milliyetçiliğini en büyük düşmanı olarak belirlediği herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla bu zihniyet bu örgütün tüm kesimlerince içselleştirilmiştir. Bugün yaşanan söz konusu bu hazin gerçekliğin temelini de burada aramamız gerekiyor.
Devlet “terörsüz Türkiye” diyor, Kürt siyaseti ise “Barış ve Demokratik Toplum”. Aynı masada iki ayrı dil konuşuluyor. Siz bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Evet sizin de belirttiğiniz gibi Türk devleti ile Kürt siyasetinin bu süreci birbirine tamamen zıt bir biçimde adlandırmaları gibi tuhaf bir durum var. Yalnız öncelikle sizin sorunuzdaki “aynı masa” kavramına karşı olduğumu belirtmeliyim. Çünkü ortada bir masa yok ve bu süreçte hiçbir zaman da bir masa kurulmadı. Yani bir müzakere durumu söz konusu değil. Evet, bu süreçte devlet Öcalan’la istişarelerde bulundu ve bulunmaya da devam ediyor. Zaten öyle olması da gerekiyor. Fakat bu durum bir müzakere masasına işaret etmiyor.
Bunu belirttikten sonra tekrar sorunuza dönecek olursam devletin “Terörsüz Türkiye” tanımlamasının doğru olduğunu söylemem gerekiyor. Çünkü bu süreçte devlet yetkilileri, hiçbir demokratik açılımın söz konusu olmadığını ve sürecin tamamen PKK’nin tasfiyesinden ibaret olduğunu sıklıkla dile getirdiler. Yine bu süreçte genel geçer kimi laflar dışında herhangi bir demokratik düzenleme konusunda en ufak bir vaatte de bulunmadılar.
Dolayısıyla evet bu süreç devletin dediği gibi “Terörsüz Türkiye” sürecidir. Çünkü bu süreci yöneten bizatihi devletin kendisidir. Hal böyle olunca da Kürt siyasetinin bu süreci “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırması sadece onların bir temennisidir. Bu temennilerinin ise devlet nezdinde bir karşılığı yoktur.
Öcalan ve Kürt siyaseti de sürecin başından beri hiçbir talepleri olmadığını söylüyor. Ortada pazarlığı yapılan bir talep yoksa Kürt siyaseti o masada kimi temsil ediyor?
Bu sürecin başında Öcalan’ın ilk mesajı zaten bu sürecin niteliğini de ortaya koyuyordu. Öcalan söz konusu bu ilk mesajında “Sayın Erdoğan ve Sayın Bahçeli’nin paradigmasına” bağlılığını açıkça beyan ediyordu. Yani onun, günümüzde Erdoğan ve Bahçeli tarafından temsil edilen, devletin 103 yıllık paradigmasına bağlılık beyanı zaten devletten hiçbir talebi olmadığını da ortaya koyuyordu. Sonrasında PKK kongresine yolladığı 27 Şubat bildirgesinde Kürtlerin, bırakın federasyon, özerklik gibi statü taleplerini kültürel talepleri bile milliyetçi talepler olarak nitelendirip elinin tersiyle ittiği bilinmektedir.
Dolayısıyla evet, sizin de belirttiğiniz gibi, ortada Kürtler adına hiçbir talep yoktur. Ayrıca bir önceki sorunuza cevaben belirttiğim gibi ortada bir masa da yoktur. Bu süreçte gerek devlet gerekse de Öcalan tarafından Kürt siyasetine biçilen misyon da Kürt toplumuna, Türk kolonyalist rejimine gönüllü entegrasyonun faziletlerini anlatmalarından ibarettir. Onlar bunu yaparken bu sürecin devamında “Demokratik Bir Türkiye” ye geçileceği gibi ham hayalleri de Kürt toplumuna aşılamaya çalışıyorlar. Fakat bir önceki sorunuza cevaben belirttiğim gibi bu hayallerin devlet nezdinde bir karşılığı yoktur.
Tek bir yasal güvence almadan sahadan çekilmek Hareket Yönetimi için bir strateji mi yoksa teslimiyet mi?
Öncelikle PKK yönetiminin kendisini feshetmesi ve sahadan çekilmesinin, bu örgütün mutlak lideri konumunda olan Öcalan’ın talimatıyla oluştuğu gerçeğini görmeliyiz. Yine bunun devamında bu örgütün yönetici kadro dışındaki unsurlarının pişmanlık beyanı imzalayarak Türkiye’ye döneceği de devlet ile Öcalan’ın mutabakatıyla kararlaştırıldı ve çerçeve yasa ile kanunlaştı. Yani bu süreçte örgütün Öcalan’ın talimatına uymak dışında bir seçeneği söz konusu değildi.
Diğer yandan Türk devletinin, Öcalan’ın eliyle PKK’yi tasfiye etme kararı almasında kimi faktörlerin başat rol oynadığının da bilinmesi gerekiyor. Bu faktörleri de uluslararası konjonktür ve hızla değişen bölgesel dengelerde aramamız gerekiyor. Bunun sonucunda da Türk devleti stratejik bir hamleyle bu örgütün tasfiyesine karar verdi.
Dolayısıyla örgütün kendisini feshetmesini onun belirlediği bir strateji olarak değil, kendisine dayatılanı kabullenmek olarak okumamız gerekiyor. Bu da her durumda söz konusu bu örgütün teslimiyetidir. Fakat yine bu noktada şunu söylemek istiyorum ki bu durum her koşulda Kürtlerin lehinedir.
Karayılan çerçeve yasayı “değerli bir adım” olarak değerlendirdi, ancak içinde Kürt kelimesinin bile geçmediğini söyledi. Öcalan da yasaya “yetmez ama evet” dedi. Böylece Kürt isyan tarihinde ilk kez bir Kürt hareketi, kendisini terörle tanımlayan bir yasaya onay vermiş oldu. Kürt adını taşımayan ama Kürt hareketini terör çerçevesinde tarif eden bir yasaya verilen bu onayı nasıl okuyorsunuz?
Karayılan’ın çerçeve yasayı “değerli bir adım” olarak değerlendirmiş olması son derece ilginç. Çünkü söz konusu çerçeve yasa baştan sona, PKK/KCK yapılanmasını bir terör örgütü olarak tanımlıyor. Bu bağlamda Karayılan, bu yasayı “değerli bir adım” olarak değerlendiriyorsa kendisinin de yöneticisi olduğu örgütün bir terör örgütü olduğunu artık kabul ediyor demektir. Yine bu minvalde bu örgütün vesayetinde siyaset yapan Dem Parti milletvekillerinin tümünün de bu yasaya evet oyu vermek suretiyle bu örgütün bir terör örgütü olduğunu kabul etmiş olması önemlidir.
Öcalan’ın statüsünü ve fiziki özgürlüğünü sürecin anahtarı olarak sürekli dile getiriyor. Kürt sorunu tek bir kişinin hukuki statüsüne indirgendiğinde milyonlarca Kürdün ulusal hakları nerede kalıyor? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Önceki sorulara cevaben söylediğim gibi bu süreçte, ne Öcalan’ın ve bu örgütün yöneticilerinin ne de bu örgütün vesayetinde siyaset yapanların Kürtlerin ulusal hakları ile ilgili hiçbir talepleri olmadığı bariz bir gerçeklik. Evet, sizin de vurguladığınız gibi bu cenahın geldiğimiz noktada tek talebi Öcalan’a bir statü verilmesinden ibarettir.
Bunun dışında hiçbir talep ortaya atılmadı. Yani bundan kırk yılı aşkın bir süre öncesinde kendisini “Kürt Özgürlük Hareketi” olarak tanımlayıp bu doğrultuda bir savaşa girişen bir örgüt günümüzde tüm talebini bir kişinin statüsüne indirgemiş durumda. Bunun dışında Kürtlerin bir millet olmaktan doğan haklarıyla ilgili hiçbir talepleri söz konusu değil.
Kaldı ki, bu yeni süreçte Öcalan’ın statüsü devlet tarafından belirlenmiş olup kendisi devletin çıkardığı çerçeve yasa kapsamında kurulacak olan “Silahsızlanma Alt Kurulu’nun üyesi olacaktır.
Öcalan, PKK’nin ulus-devletçi amaçtan vazgeçtiğini açıkladı. Bu tercih yalnızca bir devlet hedefinden mi vazgeçiş, yoksa Kürtlerin bir ulus olma bilincini ve hafızasını silmeye dönük bir süreç mi? Kürtleri demokrasiye mi yaklaştırıyor, yoksa kalıcı bir devletsizliğe mi mahkûm ediyor?
Öcalan’ın PKK’nin ulus-devletçi amaçtan vazgeçtiğini açıklaması yeni bir şey değil. O, 2004 yılında Bookchin’in kısaca devletsiz ve ailesiz bir yaşam ütopyası olarak tanımlayabileceğimiz tezleriyle tanışınca bir anda onun bu görüşlerini kendi örgütünün yeni stratejisi olarak belirlemişti.
Bu bağlamda Öcalan’ın kitaplarını Almancaya çeviren Reimar Heider, 6 Nisan 2004 tarihinde Öcalan’ın adına Bookchin’e bir açık mektup yazmıştı.
Söz konusu mektupta, Öcalan’ın, Bookchin’in kitaplarını okuduğunu ve bu kitaplarının onu derinden etkilediğini ve yine onun siyasi stratejisini artık bu temelde inşa edeceğini belirtmişti. Ayrıca yine onun bu mektubunda yazdığına göre Öcalan, Bookchin'in kitaplarını, tüm Kürt şehirlerinde, her belediye başkanına tavsiye etmiş ve herkesin okumasını istemişti.
Sonrası deyim yerindeyse bir “çorap söküğü” gibi geldi. Türkiye’deki Kürtleri Türk devletine eklemlemek ve milli bilincini tamamen köreltmek amacıyla oluşturulan yeni siyasi paradigma artık bir yönüyle de Bookchin’in bu tezleri eşliğinde yürüyecekti.
Dolayısıyla Öcalan’ın 2004 yılındaki bu dönüşümünü Kürtlerin bir millet olma iddiasından kesin bir vazgeçiş olarak okumalıyız. Çünkü devlet sahibi olma amacından vazgeçmek demek millet olma iddiasından da vazgeçmek demektir. Öcalan’ın yaptığı da tam olarak budur.
