İÇERİĞE ATLA
MAKALE10 DK OKUMA

Şahap Eraslan: Irkçılığın Görünmez Hâlleri-2

PAYLAŞ
Şahap Eraslan: Irkçılığın Görünmez Hâlleri-2

RastinewsNorm Kendini Açıklamak Zorunda Değildir 

Irkçılığın görünmez hâllerini anlamak için norm meselesine de bakmak gerekir. Türkiye'de Sünni, Türk ve Türkçe konuşan olmak uzun süre öylesine güçlü bir norm olarak kurulmuştur ki bu konumun kendisi çoğu zaman kimlik olarak bile görünmez. Norm kendisini adlandırmak zorunda değildir. Adlandırılan genellikle normdan sapandır. Türkçe konuşmak açıklama gerektirmez; Kürtçe konuşmak açıklama gerektirir. Sünni olmak açıklama gerektirmez; Alevi olmak açıklama gerektirir. Bazı çevrelerde "Neden oruç tutmuyorsun?" sorusu son derece doğal kabul edilirken "Neden oruç tutuyorsun?" sorusu tuhaf, hatta saldırgan bulunabilir. "Neden namaz kılmıyorsun?" sorusunun sıradan kabul edildiği bir yerde "Neden namaz kılıyorsun?" sorusu aynı sıradanlığa sahip değildir. Norm tam da budur: Kendisini açıklamak zorunda olmayan şey. Bu nedenle normun ayrıcalığı çoğu zaman ayrıcalık gibi hissedilmez. İnsan bunu "Benim bir avantajım var" diye yaşamaz. "Hayat zaten böyle" diye yaşar. İki insan dolmuşta Kürtçe konuştuğunda üçüncü biri "Rahatsız oluyorum" diyebilir. Oysa o iki kişinin konuşması kendisine yönelik değildir. Ona hakaret edilmemiştir, alanına müdahale edilmemiştir. Fakat kamusal alanda başka bir dilin varlığı bile onda bir ihlal duygusu yaratabilir. Kendisi Türkçe yüksek sesle konuştuğunda bunu kamusal alanın doğal sesi olarak görür; Kürtçe duyduğunda ise kamusal alanın düzeninin bozulduğunu hisseder. İşte norm ile ayrıcalık burada birbirine karışır: Kendi varlığını doğal, ötekinin varlığını ise fazla görmeye başlamak. 

Doksanlı yıllarda yazlıkta bayramlarda hemen herkes bayrak asardı. Biz asmadığımızda "Siz neden bayrak asmıyorsunuz?" diye sorulabiliyordu. Sorunun kendisi çok şey anlatıyor. Bayrak asan kişinin neden astığını açıklaması gerekmiyor; asmayanın neden asmadığını açıklaması gerekiyor. Bir davranış norm hâline geldiğinde ona katılmamak bile kuşku uyandırabiliyor. 

Yapısal Irkçılık ve Görünmeyen Ayrıcalık 

Almanya'da Türkçe bir soyadına sahip birinin ev veya iş ararken ayrımcılığa uğraması yapısal ırkçılığın bir örneği olabilir. İki kişinin benzer niteliklere sahip olduğu bir durumda Alman olarak algılanan kişinin sistematik biçimde tercih edilmesi yalnızca reddedilen kişinin meselesi değildir. Tercih edilen kişi günlük hayatında son derece hoşgörülü olabilir. Irkçılık karşıtı gösterilere katılabilir. En yüksek sesle slogan bile atabilir. Ama kendisine sağlanan avantajın varlığını hiç düşünmüyor, onu yalnızca kendi başarısının doğal sonucu sayıyorsa yapısal eşitsizliğin görünmezleşmesine katkıda bulunabilir. Çünkü yapısal ırkçılığın devam edebilmesi için herkesin bilinçli bir ırkçı olması gerekmez. Sistem çoğu zaman sıradan insanların sessiz ve hatta farkında olmadıkları katılımı sayesinde işler. 

Irkçılığı gizlemenin en etkili yollarından biri de sürekli başkasının ırkçılığına bakmaktır. Amerika'da siyahlara yönelik ırkçı bir saldırı olduğunda öfkelenmek kolaydır. Almanya'da bir Türk ayrımcılığa uğradığında Alman ırkçılığını teşhir etmek de kolaydır. Avrupa'da bir Müslümana yönelik saldırıyı kınamakta da pek çok insan tereddüt etmez. Bunların hepsine elbette itiraz edilmelidir. Sorun itiraz etmek değildir. Sorun, ırkçılığı yalnızca başkasının yaptığı bir kötülük olarak tanıyabilmektir. Çünkü insan başkasının ırkçılığına karşı çıkarak aynı zamanda kendisi hakkında bir imaj üretir: "Bakın, ben ırkçılığa karşıyım; dolayısıyla ırkçı olamam." Oysa asıl sınav, ırkçılığın kendi grubumuza avantaj sağladığı yerde başlar. 

Yapısal Mağduriyet ile Gündelik Faillik Aynı Düzey Değildir 

Burada özellikle çok net bir ayrım yapmak gerekiyor: Yapısal ırkçılık ile gündelik ilişkilerde ortaya çıkan ırkçılık aynı şey değildir. 

Alevilerin ve Kürtlerin Türkiye'de yalnızca tarihsel olarak mağdur edildiğini söylemek eksik kalır. Bu mağduriyet geçmişte kalmış değildir. Aleviler ve Kürtler bugün de yapısal düzeyde dışlanma, ayrımcılık, değersizleştirme, hakaret, görünmezleştirme ve eşitsizlik biçimleriyle karşı karşıyalar. Dolayısıyla onların yalnızca geçmişte değil, bugün de yapısal ırkçılığın ve ayrımcılığın mağduru olabileceklerini açık biçimde kabul etmek gerekir. Bu, ayrı ve temel bir düzeydir. 

Bir Kürt, Kürt olduğu için dışlanıyorsa; bir Alevi, Alevi olduğu için değersizleştiriliyor, hakarete uğruyor ya da eşit yurttaşlık bakımından dezavantajlı bir konuma itiliyorsa burada yapısal bir mağduriyet vardır. Bu mağduriyeti her seferinde yeniden tartışmaya açmak gereksizdir. Fakat tam da burada ikinci düzeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir insanın yapısal ırkçılığın mağduru olması, onun gündelik ilişkilerinde otomatik olarak masum olduğu anlamına gelmez. Bir Kürt, Kürt olduğu için yapısal ayrımcılığa uğrayabilir; fakat başka bir etnik gruba karşı ırkçı bir dil kullandığında o somut ilişkide gündelik ırkçılığın faili olabilir. 

Bir Alevi, Alevi olduğu için yapısal olarak dışlanabilir; fakat başka bir Alevi’yi, bir Sünni’yi, bir Kürdü, bir Türkü ya da başka bir grubu aşağılayan, özcü veya ırkçı bir söylem kullandığında yine o somut bağlamda fail konumuna geçebilir. Burada hiçbir çelişki yoktur. Çünkü aynı insan farklı toplumsal ilişkiler içerisinde farklı konumlarda bulunabilir. Devlet, kurumlar veya çoğunluk normları karşısında yapısal olarak mağdur olan biri, başka bir ilişkide güç sahibi olabilir ve o gücü dışlayıcı biçimde kullanabilir. Yapısal mağduriyet ile gündelik faillik birbirini dışlayan kategoriler değildir. Asıl sorun, yapısal mağduriyetin bir korunaklı alan, bir maske ya da bir masumiyet kalkanı hâline getirilmesiyle başlar. "Ben zaten tarih boyunca mağdur edilmiş bir topluluğa aitim; dolayısıyla benim söylediğim şey ırkçılık olamaz" denildiğinde, yapısal mağduriyet kişinin kendi gündelik failliklerini görünmez kılmak için kullanılmaya başlanır. Oysa tarihsel ve yapısal mağduriyet, başkasını aşağılamak için ahlaki bir ruhsat değildir. Bir insanın "Ben Aleviyim, dolayısıyla ırkçı olamam" ya da "Ben Kürdüm, zaten ırkçılığın mağduruyum; benim söylediğim şey ırkçılık sayılamaz" demesi sorunludur yani (Burada Frantz Fanon’un yazdıklarını görmezden geldiğimin farkındayım). Çünkü ırkçılığı belirleyen yalnızca failin hangi kimliğe ait olduğu değildir. Belirleyici olan, o somut ilişkide ne söylediği ne yaptığı, kimi nasıl tanımladığı ve hangi hiyerarşiyi yeniden ürettiğidir. Bu nedenle iki şeyi aynı anda söyleyebilmeliyiz: 
Aleviler yapısal ırkçılık ve ayrımcılık karşısında mağdur olabilirler ve bugün de bu mağduriyet devam edebilir. Aynı insanlar, başka bağlamlarda gündelik ırkçılığın faili de olabilirler. Birinci cümle ikinciyi geçersiz kılmaz; ikinci cümle de birinciyi inkâr etmez. Tam tersine, meseleyi doğru anlayabilmek için bu iki düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. Aksi hâlde ya yapısal ırkçılığı küçümseriz ya da yapısal mağduriyeti ömür boyu geçerli bir masumiyet belgesine dönüştürürüz. Yapısal mağduriyet tanınmalıdır; fakat bu mağduriyet, gündelik hayattaki ırkçı, dışlayıcı veya otoriter davranışların arkasına saklanılacak bir maske hâline getirilemez. Mağdur olmak, insanı faillik ihtimalinden muaf tutmaz. Bu nedenle asıl soru "Bu insan genel olarak mağdur mu, fail mi?" değildir. Mesele kişinin ilişkide ne yaptığıdır? Bu ayrımı yaptığımızda hem yapısal ırkçılığın gerçekliğini inkâr etmemiş oluruz hem de tarihsel ve yapısal mağduriyetin arkasına gizlenen gündelik faillikleri görünür kılabiliriz. 

Kişisel Mağduriyet ile Yapısal Dezavantaj Aynı Şey Değildir 

Bir başka savunma biçimi ise yapısal eşitsizliği kişisel mağduriyet hikâyeleriyle etkisizleştirmektir. "Aleviler ayrımcılığa uğruyor" dersiniz, biri çıkar "Ben de hayatımda çok ayrımcılık gördüm" der. Bir grubun yapısal dezavantajından söz edersiniz, karşınıza hemen çoğunluk grubundan bir kişinin kişisel acısı çıkarılır. Elbette o acı gerçek olabilir. Bir Sünni Türk de yoksul olabilir, aşağılanabilir, işsiz kalabilir, polis şiddetine uğrayabilir, büyük haksızlıklar yaşayabilir. Yapısal ayrıcalık, insanın acısız bir hayat yaşayacağı anlamına gelmez. Mesele tam da burada karıştırılıyor: Kişisel mağduriyet ile yapısal dezavantaj aynı şey değildir. Bir insan hayatında bin türlü haksızlığa uğramış olabilir ve aynı zamanda belirli bir kimliği nedeniyle bazı yapısal avantajlara sahip olabilir. Bu ikisi birbirini ortadan kaldırmaz. Fakat ayrıcalığı kabul etmek zordur. Çünkü insan başarılarının yalnızca kendi yeteneklerinden ve emeğinden kaynaklandığını düşünmek ister. "Ben buraya geldim çünkü çalıştım" demek, "Ben çalıştım ama bazı kapılar benim için başkalarına göre daha kolay açıldı" demekten psikolojik olarak daha rahattır. 

Kolektif Masumiyet ve İnkâr 

Burada bir de kolektif masumiyet tasarımı devreye giriyor. Türklük anlatılarında Türk; güçlüdür, merttir, merhametlidir, mazluma yardım eder, haksızlık yapmaz. Böyle bir öz-imge kurulduğunda tarihsel ya da güncel bir haksızlığı kabul etmek yalnızca belirli bir olayı kabul etmek anlamına gelmez; kişinin kendi kolektif kimliği hakkındaki idealize edilmiş tasarımını da tehdit eder. Bu nedenle inkâr bazen bilgisizlikten değil, bilginin yaratacağı narsistik yaralanmadan korunma çabasından doğar. İnsan bir şeyin olduğunu bilip aynı zamanda bilmiyormuş gibi davranabilir. Türkiye'de işkencenin varlığını, Alevilerin tarih boyunca ve bugün çeşitli biçimlerde dışlandığını, Kürtlerin dil ve kimlikleri nedeniyle baskıya uğradığını bütünüyle hiç duymamış olmak kolay değildir. Fakat bilmek başka, bildiğinin sonuçlarını kabul etmek başka şeydir. 
Kabul etmek, insanın kendisine ve ait olduğu gruba ilişkin bazı rahatlatıcı hikâyelerden vazgeçmesini gerektirebilir. 

Tekil Suçun Kolektifleştirilmesi 

Irkçılığın bir başka temel mekanizması da tekil olanı kolektifleştirmektir. Bir Yahudi hırsızlık yaptığında suç hırsızın değil "Yahudilerin" suçu hâline geliyorsa orada ırkçı düşünce başlamıştır. Almanya'da Türk kökenli bir erkek ağır bir suç işlediğinde ortada elbette somut bir fail vardır ve bundan sorumlu tutulmalıdır. Fakat suç "Türk erkekleri böyledir" biçimine dönüştürüldüğü anda bireysel suç etnikleştirilmiş olur. Çoğunluk mensubu bir insan suç işlediğinde bireydir; azınlık mensubu bir insan suç işlediğinde ise grubunun temsilcisine dönüşüyorsa, ırkçılık tam da oradadır. Bu mekanizma yalnızca açıkça ırkçı sözlerde değil, sıradan görünen haber dilinde de ortaya çıkar. 

Varsayımsal bir örnek üzerinden düşünelim: Konya'da bir yaralama olayı yaşandığını farz edelim. Fail çoğunluk toplumundan biriyse haber "Konya'da bir kişi silahla birini yaraladı" biçiminde verilebilir. Fail Suriyeliyse başlık birden değişir: "Suriyeli Konya'da bir kişiyi yaraladı." Birinci haberde fail bireydir. İkinci haberde ise Suriyeliliği, olayın anlaşılması için gerekli bir bilgiymiş gibi suçun önüne yerleştirilir. Sorun mutlaka yalan haber değildir. Fail gerçekten Suriyeli olabilir ve gerçekten söz konusu suçu işlemiş olabilir. Sorun, doğru bilgilerin sistematik olarak seçilme ve seçilmeme biçimidir. Irkçılığın incelikli biçimlerinden biri tam da budur: Yalan söylemeden gerçeğin algılanışını değiştirmek. Bir Suriyelinin işlediği suçta "Suriyeli" sözcüğünü sürekli öne çıkarır, aynı suçu işleyen çoğunluk mensuplarının kimliğini sistematik biçimde belirtmezseniz, tek tek bütün haberler doğru olduğu hâlde ortaya çıkan toplam tablo yanıltıcı olabilir. Okuyucunun zihninde zamanla "yabancı–suç–tehlike" arasında bir bağlantı oluşur. Irkçılık bu nedenle bazen bir hakarette değil, bir sıfatta; bazen söylenen şeyde değil, kimin hakkında hangi bilginin söylendiğinde ortaya çıkar. Ve belki de en etkili olduğu yer tam burasıdır: Irkçılık, ırkçılık gibi görünmeden yapılabildiğinde. 

Hak mı, Ayrıcalık mı? 

Bu çifte standardın en çarpıcı örneklerinden biri göçmenlik deneyiminde ortaya çıkıyor. Almanya'daki Türkler çocuklarının Türkçe öğrenmesini haklı olarak isterler. Okullarda Türkçe dersleri talep ederler. Çocuklarının anadilleriyle bağlarını korumasını, dinlerini yaşayabilmesini, kültürlerinin tanınmasını isterler. Bunları demokratik hak, kültürel hak ve insan hakkı olarak savunurlar. Bunda yanlış bir şey yoktur. Tam tersine, bu talepler meşrudur. Fakat aynı kişi Türkiye'de Kürtlerin kendi dillerinde eğitim ya da kamusal görünürlük talebine geldiğinde bunu "ülkenin bölünmesi" olarak görüyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır. Almanya'da Türk çocuğunun Türkçe öğrenmesi Almanya'yı bölmüyor da Türkiye'de Kürt çocuğunun Kürtçe öğrenmesi neden Türkiye'yi bölsün? İnsan kendisi için talep ettiği hakkı ötekine tanımıyorsa burada sorun artık hak kavramının kendisindedir. Hak yalnızca "benim hakkım" olduğunda savunuluyorsa hak olmaktan çıkar ve ayrıcalığa dönüşür. 

"Biz Çağdaşız" Demek Yetmez 

Bu yüzden "laik", "çağdaş", "demokrat", "ilerici", "solcu" ya da "sosyalist" gibi sıfatlar beni tek başlarına ikna etmiyor. Bir insanın kendisine hangi adı verdiğinden çok, ötekinin hakkıyla karşılaştığında ne yaptığına bakmak gerekiyor. Olumlu bir kavramı sahiplenmek, o kavramın gerektirdiği pratiğe sahip olmak anlamına gelmez. "Demokrat" sözcüğünün bir insanın kendisini tanımlarken kullandığı sıfatlardan biri olması onu otomatik olarak demokrat yapmaz. "Sosyalist" olduğunu söylemek de insanı kendiliğinden eşitlikçi yapmaz. Kavramların ahlaki değeri isimlerde değil, pratikte ortaya çıkar. Aynı şey Aleviler için de geçerli. "Biz özgürüz, çağdaşız, moderniz" demek tek başına insanı otoriter, ırkçı ya da faşizan düşünceden korumaz. Bir insan kendisini çağdaş ilan ederken başka bir Alevi’ye "Sen gerçek Alevi değilsin", bir Kürde "Sen gerçek Kürt değilsin", bir başkasına "Senin kendini böyle tanımlama hakkın yok" diyorsa kullandığı modern kavramlarla düşünme biçimi arasında ciddi bir çelişki vardır. İnsan kendisine modern sıfatlar verip çok eski bir tek-hakikat mantığını sürdürebilir. Çağdaşlık herkesin birbirine benzemesi değildir. Tam tersine, çağdaşlığın önemli ölçülerinden biri farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitesidir. 

Alevilikler, Müslümanlıklar, Kimlikler 

Belki de bugün asıl söylememiz gereken şu: Alevilik yok, Alevilikler var. Müslümanlık yok, Müslümanlıklar var. Kimlik yok, kimlikler var. Ve bu kimliklerin hiçbiri saf değildir. Hiçbiri yalnızca mağdur ya da yalnızca fail değildir. Benim Aleviliğim, Aleviliklerden biridir; Aleviliğin kendisi değildir. Benim kimlik tarifim, başkasının kimliğini iptal etme hakkını bana vermez. Benim yapısal mağduriyetim, başka ilişkilerdeki gündelik failliklerime karşı bana dokunulmazlık sağlamaz. Benim için hak olan bir şey, başkası istediğinde tehdit hâline gelemez. Çoğul bir dünyada demokratik tutum, bu farklılıklardan birini ortadan kaldırmak ya da diğerlerine üstün kılmak değil, onların birbirlerinin varlığını tanıyabileceği bir alan yaratmaktır. Faşizan düşüncenin başladığı yer ise çoğu zaman tam tersidir: çoğulluğun reddedilmesi, kimliklerin saflaştırılması, tek bir hakikatin mutlaklaştırılması ve ötekinin kim olduğuna onun yerine karar verme hakkının kendinde görülmesi. 

"Ben Irkçı Değilim Ama…" 

Irkçılık çoğu zaman "Ben ırkçıyım" diye ortaya çıkmaz. "Ben ırkçı değilim ama…""Ben Kürtlere karşı değilim ama…" "Ben Alevilere karşı değilim ama…" "Ben herkesin diline saygılıyım ama burada Türkçe konuşsunlar…" 

Çoğu zaman tam da o "AMA"dan sonra, insanın kendisine ilişkin ideal resmiyle ötekine gerçekten tanıdığı alan arasındaki mesafe görünür hâle gelir. Bu nedenle ırkçılıkla mücadele yalnızca açıkça ırkçı olan "kötü insanları" teşhir etmek değildir. Çok daha zor bir şeyi gerektirir: kendi normalliğimizi sorgulamayı. Hangi hakkı kendim için doğal buluyorum ama başkası istediğinde tehdit olarak görüyorum?Hangi avantajımı yalnızca kendi başarım sanıyorum? Hangi dilin sesini doğal, hangisini rahatsız edici buluyorum? Kim kendisini açıklamak zorunda, kim değil? Kimin suçu bireysel kalıyor, kimin suçu bütün halkına mal ediliyor? Bir başkasının kim olduğuna onun yerine karar verme hakkını kendimde görüyor muyum? Kendi tarihsel ve yapısal mağduriyetimi, gündelik ilişkilerdeki failliklerimi görmemek için kullanıyor muyum? Ve en önemlisi: Irkçılığı yalnızca başkasında mı görebiliyorum, yoksa bana ve benim grubuma avantaj sağladığı yerde de tanıyabiliyor muyum? Çünkü ırkçılığın en rahat saklandığı yer her zaman nefret değildir. Bazen saf’lık/öz/hakikilik arzusudur. Bazen tek hakikate sahip olduğumuza ilişkin inançtır. Bazen normallik duygusudur. Bazen tarihsel ve yapısal mağduriyetin sağladığı masumiyet hissidir. Bazen "Biz zaten çağdaşız" rahatlığıdır. Bazen de insanın kendisine tanıdığı bir hakkı ötekine fazla görmesidir. Irkçılıkla mücadele bu nedenle yalnızca başkasının kötülüğünü teşhir etmekle değil, kendi masumiyetimizden kuşkulanabilmekle başlar.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER