İÇERİĞE ATLA
GÜNDEM10 DK OKUMA

Adile Hanım: Kobanî’de Kapılar Açılmadı, Entegrasyonun Gerçeği Ortaya Çıktı

PAYLAŞ
Adile Hanım: Kobanî’de Kapılar Açılmadı, Entegrasyonun Gerçeği Ortaya Çıktı

Rastinews2014'te dünya bu kentin adını, IŞİD'in kesik başlarına direnen kadın ve erkeklerin görüntüleriyle öğrenmişti. On iki yıl sonra aynı kentten yükselen duman, bu kez bir direnişin değil, bir çaresizliğin görüntüsü. O zaman kuşatan düşman dışarıdaydı, kapılar ona karşı kapatılmıştı. Bu kez kapılar içeriden kilitli kaldı, kuşatan da ortada kilitleyen de.

İçeridekiler, Kürt asker Sami Şeyhmus Heso'nun (kod adıyla Sîpan Hiznî) öldürülmesinin ardından sokağa çıkan ve gözaltına alınan insanlardı. Tanıklar, tutukluların Halep'e götürülmek istenmesine karşı çıktığını anlatıyor. Yaralı bir tutuklunun basına yaptığı açıklamaya göre, aralarından biri bu nakli kabul etmemek için kendini ateşe verdi; yangın oradan büyüdü. Kapıların zamanında açılmadığı, yardımın geciktiği yönünde tanıklıklar var. Resmî açıklamalarla ailelerin ve yaralıların anlattıkları arasında hâlâ büyük boşluklar bulunuyor. Kaynaklar can kaybını 10 yaralı sayısını 17 olarak bildiriyor; dördü ağır.

Fakat hiçbir rakam, bir babanın hastane koridorundaki feryadını anlatmaya yetmiyor:

"Gözlerinin önünde yandılar, kapıyı açmadılar."

Olayın kendisi de katmanlı. Heso'nun öldürülmesinin arkasında, bazı kaynaklara göre iki yıl önceki bir aşiret husumeti var; Deyrizor'daki Baggara aşiretinden kişilerin ölümüyle ilişkilendiriliyor. Ama bu ayrıntı, asıl soruyu değiştirmiyor: bir aşiret meselesi neden bir kentte devlet müdahalesine, gözaltılara, 72 saatlik sokağa çıkma yasağına ve sonunda dokuz insanın ölümüne dönüştü? Kişisel bir husumet, devletin elinde neden bu kadar hızlı bir toplu cezalandırma aracına dönüşebiliyor? Asıl mesele failin kimliği değil, devletin krizi yönetme biçimidir.

Kobanî'de yükselen duman, Kürtlerin bugün içine sürüklendiği savunmasızlığın görüntüsüdür. Daha birkaç yıl önce IŞİD'e karşı direnişin simgesi olan bir kentte, insanlar bugün kimin emriyle gözaltına alındıklarını, nereye götürüleceklerini ve kendilerini kimin koruyacağını bilmiyor.

Kürtlerin önüne "entegrasyon" adıyla yeni bir gelecek konuldu. Silahlı güçler dağıtıldı veya Suriye ordusuna bağlandı. Kurumlar Şam'a devredildi. Kürtlerin yıllarca canları pahasına kurduğu savunma düzeni merkezî devletin denetimine bırakıldı. Bu sürecin sonunda SDG Komutanı Mazlum Abdi, Suriye Cumhurbaşkanlığı danışmanı oldu. Kobanî'de kan aktıktan sonra Şam'a bağlı birlikler kent merkezinden iki kilometre geri çekildi, Abdi kente gelip yerel yetkililerle toplandı. Gerilim böylece geçici olarak yatıştırıldı

ama soru yatışmadı.

Bir makam verildi.

Fakat bir halkın güvencesi elinden alındı.

Şimdi sorulması gereken soru şudur:

Kürtler gerçekten Suriye'ye mi entegre edildi, yoksa yeniden savunmasız bir azınlık hâline mi getirildi?

İmralı'daki irade kimin iradesidir?

Bu sorunun ucu Şam'dan çok daha uzağa, İmralı'ya kadar uzanıyor.

Abdullah Öcalan 1999'dan beri, yaklaşık 27 yıldır İmralı Cezaevi'nde tutuluyor. Bugün 77 yaşında. Özgür değil. Kiminle görüşeceğine, hangi haberi alacağına, sözlerinin ne zaman ve hangi bölümünün dışarıya aktarılacağına Türk devleti karar veriyor. Avukatlarıyla ve ailesiyle görüşmesi yıllarca engellendiği iddia edildi. Dünyayla bağı, kendisini tutsak eden devletin açıp kapattığı bir kapıya bağlı.

Böyle bir insanın özgür iradesinden söz edilebilir mi?

Sömürge tarihinin ortak bir kalıbı var: merkezi güç, bir halkın bütününü muhatap almak yerine, denetleyebildiği tek bir ismi "yerel temsilci" ilan eder. O isim ne kadar saygın, ne kadar tarihsel ağırlıklı olursa olsun, gücünü halktan değil, kendisini denetleyen merkezden alır hale gelir. Halkla merkez arasındaki her şey artık o tek kapıdan geçmek zorundadır. Bu, sömürge yönetimlerinin klasik "dolaylı yönetim" tekniğidir: doğrudan boyun eğdirmek yerine, boyun eğdirdiğin birini "konuşan" ilan edersin. Denetlediğin sesi, halkın sesi diye sunarsın.

Bu, Öcalan'ın düşüncelerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Onun Kürt siyasi tarihi içindeki ağırlığını, milyonlarca insan üzerindeki etkisini ve yarım yüzyıla yaklaşan bir hareketin kurucu lideri olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Fakat tam da bu nedenle daha zor bir soru sormak gerekir:

Bir halkın geleceği, özgürlüğü elinden alınmış tek bir insanın ağzından çıkan sözlere bağlanabilir mi?

Öcalan tutsaktır. Ama Kürt halkının iradesi tutsak olmamalıdır.

Bugün yaşanan temel çelişki budur. Türk devleti, yıllarca mutlak tecrit altında tuttuğu bir kişiyi, şimdi bütün bir Kürt meselesinin tek karar mercii gibi muhatap alıyor. Devlet, milyonlarca Kürdün seçilmiş temsilcileriyle, sivil toplumuyla, kadınlarıyla, gençleriyle ve farklı siyasi eğilimleriyle açık bir müzakere yürütmek yerine meseleyi İmralı'daki tek bir kişi üzerinden yönetiyor.

Böylece Öcalan yalnızca devletin tutsağı olarak kalmıyor; Kürtlerin kolektif iradesinin yerine geçirilen bir siyasi araca da dönüştürülüyor.

Burada mesele Öcalan'ı suçlamak veya bütün sorumluluğu onun omuzlarına bırakmak değildir. Tam tersine, tutsak bir insana bir halkın bütün geleceğini yüklemek hem o insana hem halka karşı büyük bir haksızlıktır.

Asıl sorumluluk, Öcalan'ın her sözünü tartışılmaz buyruk kabul eden siyasi yapılardadır.

Bir kişinin tarihsel ağırlığını kabul etmek başka, milyonlarca insanın geleceği hakkında tek başına karar verme yetkisini ona teslim etmek başkadır. Saygı başka şeydir, iradeden vazgeçmek başka.

Barış kiminle ve hangi karşılıkla yapılıyor?

Silahların susması elbette değerlidir. Hiçbir halk sonsuza kadar çocuklarını savaşa göndermek zorunda değildir. Kürtlerin de ölüme değil, yaşamaya; çatışmaya değil, onurlu ve eşit bir barışa ihtiyacı vardır.

Fakat barış, yalnızca bir tarafın silah bırakması değildir.

Barışın bir hukuku, karşılığı ve güvencesi olur. Anadilde eğitim olur. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanmaması olur. Siyasi tutsakların serbest bırakılması, demokratik siyasetin suç olmaktan çıkarılması olur. Kürt kimliğinin anayasal güvenceye kavuşması olur. Devletin de değişmesi, yetkilerinin hukukla sınırlandırılması ve geçmiş suçlarıyla yüzleşmesi olur.

Bir taraf silahlarını bırakırken diğer tarafın yalnızca söz vermesi barış değildir. Bu, güç dengesinin tek taraflı olarak ortadan kaldırılmasıdır.

Öcalan'ın çağrısıyla PKK'nin silahlı mücadeleyi sonlandırması ve kendisini feshetmesi tarihsel bir karardır. Böyle bir karar milyonlarca insanın hayatını etkiler. Buna rağmen sürecin hangi somut demokratik güvencelere bağlandığı, devletin ne taahhüt ettiği, görüşmelerin kapsamının ne olduğu kamuoyuna açık biçimde anlatılmadı.

Kürtlerden sonuçlarına uymaları isteniyor; fakat kararın hangi koşullar altında alındığını bilmelerine izin verilmiyor.

Gizlilik devlet için taktik olabilir. Bir halk içinse irade kaybıdır.

Eğer masada Kürtlerin dili, siyasi statüsü, yerel yönetimleri ve güvenliği konuşuluyorsa o masanın sahibi yalnızca Öcalan değildir. O masanın sahibi Diyarbakır'daki anne, Kobanî'deki çocuk, Qamişlo'daki öğretmen, Afrin'den sürülen aile ve yıllarca dağlarda savaşmış insandır. Hiçbiri, hayatını belirleyen kararları sonradan öğrenmek zorunda bırakılmamalıdır.

Kürt halkı adına yapılan hiçbir görüşme Kürt halkından saklanamaz.

Rojava kimin adına teslim edildi?

Bu sürecin en ağır sonucu bugün Rojava'da görülüyor.

Kürtler, Suriye iç savaşı boyunca kendi bölgelerini savundu. IŞİD'in saldırılarına karşı yalnızca kendi topraklarını değil, insanlığın ortak yaşamını da korudular. Kobanî'de kadınlar ve erkekler dünyanın en karanlık örgütlerinden birine karşı direndi. Binlerce insan hayatını kaybetti. Bu mücadelenin sonunda kusursuz olmasa da fiilî bir özerk yönetim, kadınların güçlü biçimde temsil edildiği kurumlar ve kendi kendini savunabilen bir toplum ortaya çıktı.

Bu yapı eleştiriden muaf değildi. Tek parti hâkimiyeti, muhalif Kürt hareketlerine yönelik baskılar, zorunlu askerlik uygulamaları, şeffaflık sorunları ve dış desteğe aşırı bağımlılık tartışılmalıydı. Rojava'yı savunmak, oradaki yönetimin bütün kararlarını kutsamak anlamına gelmemeliydi.

Fakat eksikleri olan bir öz yönetim ile merkeziyetçi bir devletin emrine girmek aynı şey değildir.

Bugün "entegrasyon" adı altında yaşanan süreç, Kürtlerin kurduğu askerî ve idari gücün Şam'a devredilmesiyle sonuçlandı. Bu devrin karşılığında Kürtlerin anayasal statüsü, topraklarının siyasi niteliği, anadilde eğitim hakkı ve kolektif güvenliği hangi bağlayıcı güvenceye kavuştu?

Bu sorunun ikna edici bir cevabı yok.

Daha da önemlisi, Suriye'nin yeni askerî ve güvenlik yapıları siyasal İslamcı geçmişlerinden tümüyle arınmış değil. Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Hristiyanların ve diğer toplulukların geleceğini güvence altına alan çoğulcu bir anayasal düzen henüz kurulmuş değil. Böyle bir ortamda Kürtlerin silahlarını ve güvenlik kurumlarını teslim etmesi, teknik bir birleşme değil, varoluşsal bir risktir.

Bugün Kürtlerin elinden alınan silahların yarın kime çevrileceğini kim garanti edebilir?

Entegrasyon sonucu aynı orduya katılan Kürtler, yarın başka Kürtlere karşı savaşa gönderilirse ne olacak? "Ulusal ordu" denilen yapı, çoğulcu bir ülkenin ordusu değil de merkezî iktidarın baskı aracına dönüşürse Kürt askeri kimin emrini yerine getirecek?

İşte o zaman entegrasyon, Kürdü Kürde kırdırmanın yeni adı olabilir.

Mazlum Abdi'nin siyasi sorumluluğu

Mazlum Abdi, Rojava'da sıradan bir komutan değildi. Kobanî direnişinin ve IŞİD'e karşı savaşın ardından oluşan uluslararası meşruiyetin en görünür isimlerinden biriydi. Kürtler ona yalnızca askerî bir görevli olarak değil, kazanımlarını koruyacak siyasi bir temsilci olarak güvendi.

Bu nedenle bugün "Emirleri uyguladım" deme hakkı yoktur.

Bir halkın kaderini etkileyen makamda bulunan kişi, aldığı talimatlarla değil, kararlarının sonuçlarıyla değerlendirilir. Mazlum Abdi, Öcalan'ın veya Kandil'in memuru değil, sorumluluğunu üstlendiği toplumun temsilcisi olmak zorundaydı.

Eğer Rojava'nın geleceğini belirleyen kararlar İmralı'dan veya Kandil'den gelen siyasi çizgiye göre alındıysa ortada ciddi bir temsil sorunu vardır. Çünkü Rojava halkı, kendi geleceği hakkında karar verme yetkisini ne İmralı'ya ne Kandil'e devretmiştir.

Rojava, başka bir parçadaki örgütsel stratejinin pazarlık unsuru değildir.

Mazlum Abdi'nin Suriye Cumhurbaşkanlığı danışmanlığına atanması kişisel bir yükseliş gibi sunulabilir. Fakat bir halkın özerk iradesini temsil eden komutanın merkezî devletin danışmanına dönüşmesi, yalnızca unvan değişikliği değildir. Bu, siyasi yönün değişmesidir. Kobanî'de dokuz insan hayatını kaybettikten sonra Abdi'nin kente gelip "sükunet çağrısı" yapması, bu yeni rolün ne anlama geldiğinin en çıplak görüntüsüdür: dün silah arkadaşı olduğu insanların yasını, bugün bağlı olduğu devletin adına yönetmek.

Dün kendi halkının kurduğu yapının komutanı olan bir kişi bugün o yapıyı devralan iktidarın danışmanıysa şu sorulara cevap vermelidir:

Kürtler ne kazandı?

Hangi haklar anayasal güvence altına alındı?

Hangi kurumlar korunabildi?

Hangi silahların, kime ve hangi koşullarla teslim edildiği halka neden açıklanmadı?

Kürtlerin güvenliği artık kime emanet edildi?

Bu sorulara cevap verilmeden "tarihsel başarıdan" söz edilemez. Bir kişinin Şam'da makam kazanması, bir halkın siyasi statü kazanması değildir.

Kobanî'de görünen gelecek

Kobanî Cezaevi'nde yaşananlar bu nedenle münferit bir olay olarak görülemez.

Kürt asker Sami Şeyhmus Heso öldürüldü. Cinayete tepki gösteren halk sokağa çıktı. Şam'a bağlı güvenlik güçlerinin kente sevk edildiği, müdahale sırasında tekbir seslerinin yükseldiği görüntüler yayımlandı. On yediden fazla genç gözaltına alındı; bir kısmı serbest bırakılırken bir kısmının onlarca araçlık bir konvoyla Halep'e götürülmek istenmesi, asıl kırılma noktası oldu. Tutuklular bunu kabul etmedi. Ardından cezaevinde yangın çıktı; dokuz kişi öldü, on yedi kişi yaralandı.

Bu tanıklıkların her biri bağımsız ve şeffaf bir soruşturmayla araştırılmalıdır. Yangının nasıl başladığı, güvenlik görevlilerinin neden zamanında müdahale etmediği, kamera kayıtlarının tamamı ve gerçek ölüm sayısı açıklanmalıdır. Bir insanın, teslim olmaktansa ölmeyi seçtiğini söylediği bir olayda devletin sorumluluğu, "kim ateşi başlattı" sorusuyla sınırlı tutulamaz; asıl soru, o insanı bu seçime kimin sürüklediğidir.

Fakat olayın siyasi anlamı şimdiden ortadadır:

Bir halkın kendi güvenlik mekanizması zayıflatıldığında, devletin güvenlik gücü onun koruyucusu olmak zorunda değildir. Çok hızlı biçimde karşısındaki güce dönüşebilir.

Dün IŞİD'e karşı dünyayı savunan Kobanî halkı, bugün kendi kentinde kapalı kapılar ardında ölen çocuklarının hesabını soramıyorsa burada bir ilerlemeden değil, ağır bir gerilemeden söz edilir.

İnsanların "Allahu ekber" sözünden korkması, inançtan duyulan bir korku değildir. Bu sözün IŞİD saldırıları sırasında ölümün habercisi olarak kullanılmasının yarattığı hafızadır. Kobanî halkının aynı sözleri üniforma giymiş güçlerden işitmesi, savaşın bitmediğini; yalnızca üniformaların değiştiğini düşündürüyor.

Bu korkuyu küçümseyen hiç kimse Kobanî'nin yakın tarihini anlamamıştır.

Bir tutsağı eleştirmek mi, vesayeti reddetmek mi?

Öcalan'ı eleştirmek Kürtlerin mücadelesini inkâr etmek değildir. Tersine, Kürtlerin siyasi iradesini savunmaktır.

Öcalan'ın özgürlüğünü savunmak, bütün Kürtlerin iradesini ona teslim etmeyi gerektirmez.

Öcalan'ın her sözünü, "özgür Kürt iradesi" olarak sunmak, Türk devletinin kurduğu denetim düzenini yeniden üretmektir. İmralı'nın kapısını tutan devlet, gerektiğinde o kapıdan çıkan mesajı bütün Kürtlere emir diye sunabiliyor.

Böyle bir düzende kimin kimi yönettiği belirsizleşir.

Öcalan mı süreci yönetiyor, yoksa devlet Öcalan'ın tarihsel etkisi üzerinden Kürt toplumunu mu yönetiyor?

Bu soru sorulmadan hiçbir barış süreci gerçek anlamda demokratik olamaz.

Kürtler yeniden başlamak zorunda değil

Kürtlerin kaderi sürekli direnmek, sürekli ölmek ve her kuşakta sıfırdan başlamak değildir. Bu kader değil, kurumsallaşmış çaresizliktir.

Çıkış yolu yeni bir kurtarıcı aramak değildir. Öcalan'ın yerine başka bir dokunulmaz lider koymak da değildir. Kürtlerin ihtiyacı, hiçbir kişinin tek başına karar veremeyeceği çoğulcu bir siyasi düzendir.

Türkiye, Suriye, Irak, İran ve diasporadaki Kürtlerin aynı örgüte bağlanması gerekmiyor. Fakat hiçbir parçanın diğerinin pazarlık konusu yapılamayacağı ortak ilkelerde buluşmaları gerekiyor.

Kürtlerin geleceği konusunda karar alınacaksa kadınlar, gençler, farklı partiler, bağımsız aydınlar, yerel yönetimler, mağdur aileleri ve sivil toplum o kararın içinde olmalıdır. Silah bırakılacaksa karşılığındaki hukuki ve siyasi güvenceler halka açıklanmalıdır. Bir orduya entegrasyon yapılacaksa komuta düzeni, yerel güvenlik yetkileri ve sivillerin korunması anayasal güvenceye bağlanmalıdır.

Barış, halka rağmen yapılamaz.

Entegrasyon, teslimiyetin güzel adı olamaz.

Bir liderin özgürlüğü, bir halkın özgürlüğünün yerine geçirilemez.

Bugün Kürtlerin önündeki asıl mesele Öcalan'a bağlılık veya karşıtlık değildir. Asıl mesele, kendi kolektif iradelerine sahip çıkıp çıkamayacaklarıdır. Öcalan'ı tarihsel yerine koyarak ama geleceği yalnızca onun sözlerine teslim etmeyerek; Mazlum Abdi'yi geçmişteki rolüyle değil, bugünkü kararlarının sonuçlarıyla değerlendirerek; Kobanî'de ölenleri yeni bir ağıdın malzemesi değil, hesap sorulması gereken bir siyasi kırılmanın tanıkları olarak görerek yeni bir yol açılabilir.

Bir halkın kaderi cezaevi hücresine sığmaz.

Bir halkın iradesi tek bir adamın sesinden ibaret olamaz.

Ve hiçbir halk, kendisini koruma gücünü hangi hakları kazandığını bilmeden teslim etmek zorunda değildir.

Kobanî'de yanan yalnızca bir cezaevi değildi. Kürtlere sunulan güvencesiz geleceğin perdesi de orada aralandı. On iki yıl önce bu kentin duvarlarına "buradan geçemezsiniz" yazan bir direniş vardı. Bugün aynı duvarların ardında, kimin kimi koruduğu bile belli değil.

Şimdi Kürtlerin önünde yeniden ölmek ile sessizce teslim olmak arasında bir tercih yok. Üçüncü bir yol var: Kendi aklına, kendi kurumlarına ve çoğulcu iradesine sahip çıkmak.

Kürtlerin yeni başlangıcı, bir liderin ne söyleyeceğini bekledikleri gün değil; kendi gelecekleri hakkında kendileri konuşmaya başladıkları gün mümkün olacaktır.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir; Rastinews'in yayın politikasıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de. Rastinews, farklı görüşlere açık özgür bir platformdur.

PAYLAŞ

Yorumlar

Yorum yaz

SONRAKİ HABERLER